My photo
a utopist, a green, a free soul, a liberal, a young (well let's say 'a new' rather than 'young') mother, a rebel, a thinker, a smiler, a wonderer, a note, a butterfly, a rainbow, a nymph, a kite, a wave, a breeze from the sea, a purple soul, a chocolate-addict, a lover...
Showing posts with label Bebek bakimi. Show all posts
Showing posts with label Bebek bakimi. Show all posts

Monday, 2 January 2017

Alternatif Sıcak Kakao Tarifi ve şeker krizleri için Demirhindi

Sıcak çikolata en sevdiğim içeceklerin başında gelir. Ama hamilelik, şeker hastalığı ya da farklı hastalık dönemlerinde hatta genel itibariyle şeker oldukça olumsuz bir gıda oluyor. Hatta öyle ki geçenlerde bir yazı okudum beyni,  insan psikolojisini (özellikle depresyon dönemlerinde) olumsuz etkiliyor. 
Delfina'nın kardeşi an itibariyle içimde büyümekte ve kısmetse 2,5-3 ay sonra kollarımızda olacak. Delfina'ya hamileyken hamile şekeri (gestational diabetes) çıkmıştı bende. O yüzden bu hamileliğimde o korkunç şeker testini yaptırmadan (bence saatlerce aç kalmak ve vücuduna gereksiz şeker yüklemesi yaptırmak çok korkunç bir deneyim) hayatımdan şekeri çıkartma ve ona göre bir diyet uygulama kararı aldım.  Delfina doğduktan sonra tükettiğim şekere dikkat edip, olabildiğince azaltmıştım zaten ama ne yalan söyleyeyim bu son zamanlarda şeker zayıf tarafım oldu ve şu an şekeri tamamen hayatımdan çıkarma konusunda zorlanıyorum hele ki sağolsun eş dost yurtdışı ve yurt içinden enfes çikolatalar hediye ederken zorlanmamak elde değil.
Sevdiğim sıcak çikolata için bir alternatif oluşturdum. 
Tarifi şöyle:

-Çay kaşığının ucuyla kakao
-Çay kaşığının ucuyla zerdeçal 
-Çay kaşığının ucuyla keçiboynuzu tozu
-Sıcak su
-Az süt (ya da sıcak su koymak yerine hepsini sıcak sütle yapabilirsiniz ama ben laktoz intolaranstan ötürü az koyuyorum)
-Eğer dilerseniz eser miktarda hindistancevizi yağı eklerseniz farklı bir aroma elde etmiş oluyorsunuz)
-Ayrıca dilerseniz toz tarçın da ekleyebilirsiniz ama ben tercih etmiyorum.

Evde süt köpürtücüm var, onunla biraz da köpürtüyorum ve afiyetle höpletiyorum. [Süt köpürtücü demişken benim İngiltere'de kullandığım süt köpürtücüsü ile harika köpüklerle dolu frappeler yapardım. Türkiye'ye gelince Tchibo'dan aldım ama sonuç beni hiç memnun etmiyor. Köpük yapsam bile çok çabuk sönüyor. Konuyla ilgili bilgisi olan varsa lütfen aydınlatsın beni. Aletlerin görünüşü aynı ama etkisi aynı değil.]

Bazen gerçekten şeker krizine giriyorum, yaşadığımız soğuk havaların da illa ki buna bir etkisi var. O zaman da çözümüm bol su içmek ve bir ya da iki adet demirhindi yemek.
Demirhindiyi eminim bir Osmanlı şerbeti olarak duymuşsunuzdur. Tayland gibi güney Asya ülkelerinden gelen ve beni harika ve doğal ambalajıyla uzun tefekkürlere daldıran bir meyve. Sanırım Osmanlı zamanında kuru meyve olarak değil de preslenmiş bir şekilde geldiği için şerbetini yapmışlar ama günümüzde bazı aktarlarda ve 3M Migros'ların egzotik meyve satan buzdolabı köşesinde [tabii ki amacım market reklamı yapmak değil, nerde bulduğumu yazmak :) ] 500 gramlık kutularda satın alınabiliyor. Bir tane yemek bile benim şeker yeme ihtiyacımı gideriyor. Delfina bebekliğinden beri parklarda, dışarıda ve evde bol bol yer demirhindiyi.Protein, pektin, C, B1,B2, B3, B5 B6 vitaminleri, fosfor, magnezyum, demir ve bakır gibi mineralleri barındırann bu meyvenin Eminönündeki aktarlardan preslenmiş halini de alıp (kuru meyve halinden daha ucuza geliyor) evde çayını da yapabilirsiniz. Antioksidan özelliği olan, aynı zamanda ateşli hastalıklarda kullanılan bu meyvenin birçok sağlık durumuna da faydası varmış. 
Biz seve seve tüketiyoruz. Herkese afiyet olsun!
Gerisi burda...

Tuesday, 1 December 2015

Ev yapımı Parfüm

Delfina Ada artık bir bebek değil, tam 5 yasında bir çocuk. O yüzden yanlış hatırlamıyorsam o 5 aylıktan beri yazdığım bu bloğun 'doğal bebek bakımı', 'bebekle gezme' gibi başlıklardan oluşması komik gelmeye başladı :)
Tabii bebeklikten çocukluğa geçerken ihtiyaçlar da değişmeye başladı.
Mesela artık Delfina annesi gibi parfüm sıkmak, anne kıyafetleri giymek istiyor. Ben de küçükken annemin parfümlerini kullanır, dayımın Parfümerisine gidip orda makyözlerin beni süslemesini; kuzenim Fatoş Ablamın bana makyaj yapmasını isterdim. Evde de annemin topuklu ayakkabılarını ve kokoş annemin kürkünü (!) giymeye çalışırdım her fırsatta. Bazen o günleri düşünüp şimdiki halime şaşıyorum :) Sanırım çocukluk dönemindeki tatmin insanın geri kalan hayatını da etkiliyor. Bu düşünceden yola çıkarak Delfina'ma parfüm yapmaya karar verdim. Ben yıllardır bu blogda da yazdığım gibi anti-perspirant diye sınıflandırılan yani terlemeyi engelleyen koku gidericileri yıllardır kullanmıyorum sağlığa zararlarından ötürü. Onun yerine kendi yaptığım sirkeyi spreyliyorum koltuk altıma. Ama nedense parfümü hiç sorgulamamışım. Hoş, çok da kullanmıyorum ve kesinlikle cildimin üstüne sıkmıyorum ama yine de belki 8-10 yıl önce İngiltere ve Tayland'dan almış olduğum iki parfüm şişesini kullanıyorum son 8 yıldır. Anne olduğumdan beri kullandığım birçok malzemeyi, ürünü sorguladım ama neden parfümü sorgulamamışım ben de bilmiyorum. Ama inanın yapımı çok kolay ve çok etkili.

Tarif

  • Hazır ve ucuz parfüm satan bir dükkana gidip 50ml'lik bir parfüm şişesi alın, ya da eski şişelerinizden birini kullanabiliyorsanız kullanın.
  • Şişenin içini içme suyuyla doldurun ve içine birer silme çay kaşığı tuz ve karbonat ekleyin (bozulmayı engellemek için)
  • Bir aktardan dilediğiniz kokunun yağını (fiyatlar 5-10 TL arası) alın. Ben Delfina için menekşe aldım, ama yakın bir zamanda kendim için yasemin de alacağım.
  • Seçtiğiniz kokunun yağından şişenin içine arzunuza göre 10-15 damla damlatın.
  • Sprey kapağını kapatın.
  • Çocuğunuz için hatta kendiniz için bile yaptıysanız üstüne yapışkanlı etiket yapıştırın.
  • Her kullanım öncesi şöyle bir hafif çalkalayıp, kullanın. Hepsi bu!


Delfina'nın okulunda Çarşamba günleri 'göster-anlat' günü. Delfina kendi parfümünü okulunda arkadaşlarına anlattı. Hepsi bayılmış ve denemiş. Delfina için de çok başarılı bir 'göster-anlat' performansı olmuş olduğuna inanıyorum :) İnsanın kendi yaptığı şeyi anlatması ve göstermesi gibisi var mı ya :)) Çocuklar için de herhangi bir ürünün yapılabilir olduğunu göstermek adına önemli bir çalışmaydı kanımca.

Bu parfümü artık ben de kullanıyorum. Hani bazı parfümler vardır bir sürersiniz, nereye giderseniz gidin kokunuzu bırakır (kullanma miktarıyla da doğru orantılı olarak). Tabii ki bu parfüm öyle değil. Benim amacım ter kokmamak ve bu parfüm de bunu başarıyla yerine getiriyor. Daha kalıcı etkisi olan parfüm yapmak isterseniz Eminönü'ndeki Mısır Çarşısı'nda bulunan aktarlara gidip, örneğin 3ml yasemin esansını 35 TL'ye satın alabilirsiniz. Bu miktardan da 150 ml'lik parfüm çıkarabilirsiniz. Bu esansı biraz saf su ve kimya labaratuarlarından alabileceğiniz kokusuz parfüm yapımı için kullanılan bir yağ olan DPG ile karıştırmanız gerekiyor parfümün etkisini uzun süreye yaymak için.
Benden bu kadar. Parfümünüzü hem çocuğunuz hem kendiniz için bu kadar kolay bir yolla yapabilirsiniz. Önerilerinizi ve deneyimlerinizi bekliyorum.
Sevgiyle ve güzel kokularla..
Gerisi burda...

Friday, 12 December 2014

Şekersiz pasta kreması ya da çikolatalı mousse

Delfina'ya bebekliğinden beri yemesi çok sağlıklı; potasyum, lif, A, D, E, K vitaminlerini ve antioksidan içeren; kansere karşı koruyucu ve kolestrol düşürmeye yardımcı olan avakado yedirmeye çalışıyorum faydalarından dolayı, ama tadını bir türlü sevemedi. Ben avakadoyu çok seviyorum özellikle süt intolaransı çıktığından beri kahvaltıda ceviz ve zeytinyağıyla karıştırarak peynir yerine avakadoyu severek tüketiyorum.
Geçenlerde İngilizce bir dergide çok güzel bir tarif buldum, biraz üzerinde oynadım ve sonuç harika. Hem Delfina içinde bol bol avakado olmasına rağmen bayıla bayıla yedi hem de yeni, şekersiz ve de başarılı bir tatlı tarifi bulmak beni mutlu etti. Bu tatlı benim Türkiye'de bir türlü bulamadığım ama İngiltere'deyken en sevdiğim tatlı olan çikolatalı mousse'a oldukça benziyor. Hem çikolatalı mousse hem de şekersiz pasta kreması olarak (özellikle doğum günlerinde) kullanılabilir.
Malzemeler: 
  • 2 avakado (soyulmuş ve çekirdeği çıkartılmış)
  • 1 olgun muz
  • 1 çorba kaşığı kakao (benim gibi kakoyu çok sevenler 2 kaşık koyabilir)
  • 1 çorba kaşığı süt kreması (sütü çiğ olarak alıp evde kaynatıyorum. Sütün üstündeki kaymaktan alıp koyuyorum)
  • Dilerseniz tarçın, vanilya da ekleyebilirsiniz.
Hepsini mikserden geçip, buzdolabında 4 saat bekletiyorsunuz. Servis yapılacağı zaman karışımdan bir kaseye koyup üstüne her kase için bir tatlı kaşığı bal (biliyorsunuz bala metal değmemeli, o yüzden tahta kaşıkla) koyup karıştırıp, şekil veriyorsunuz. Ya da pasta kreması olarak kekin üstüne sürebilirsiniz.

Biliyorsunuz Delfina ve ben çekirdekleri parklara, bahçelere, saksılara ekiyoruz, çöpe atmak yerine. Avakado çekirdeklerini de dikmek isterseniz iki çekirdek yanyana koyarak dikmek gerekirmiş, aklınızda olsun.
Afiyetle...

Sugar-free Chocolate Mousse Recipe

Avocado is a very nutritious and it is a delicious source of food. Here is a quick recipe for a healthy, sugar-free and delicious chocolate mousse:

  • 2 avocados (peeled and pitted)
  • 1 ripe banana
  • 1 tablespoon of cacao
  • 1 tablespoon of clotted cream
  • Vanilla or cinnamon (optional)

Beat them all and chill them in the refrigerator for four hours. When you serve it, add one wooden dessertspoonful of honey to each bowl and stir them again. Serve immediately. Enjoy!


Gerisi burda...

Tuesday, 4 March 2014

Bir şişe sirke nelere kadir!

Sirkenin faydalarını çok duymuşsunuzdur, ben de sirkeyi çok sevip, günlük hayatta çok kullananlardanım. Seyahate çıkarken yanıma aldığım ana malzemelerden hatta.Neden mi? Çünkü sirkeyi
Koltuk altı için roll-on: Koltuk altında oluşan ter kokusuna birebir. Bazı insanların ter yapısı farklı olduğu için sirke yerine karbonat kullanmaları gerekebilir. Giyinmeden önce bir kez koltukaltıma spreyliyorum ve ter kokusu oluşmuyor. Malumunuz piyasadaki roll-onlar terlemeyi önlediği için (anti-perspirant) koltukaltında beze oluşumuna neden oluyor. Vücudumuzun terlemeye ihtiyacı var, bunu baskılamak sadece sağlık sorunu oluşturuyor. Halbuki sirke orda kötü kokuya neden olan bakterinin oluşmasını engelliyor.
Saç açıcı (saç kremi niyetine): Yıkandıktan sonra sirkeyi saçınıza spreyleyin ve tarayın. Saçınızın anında açıldığını ve yumuşadığını göreceksiniz. Herkes koku olmuyor mu diye soruyor, ilk sıkarken tabii ki sirkeyi kokluyorsunuz [ki ev yapımı sirke bence çok güzel kokuyor] ama 15 saniye sonra kayboluyor koku. Ayriyeten sirkenin olduğu saça bit gelmiyor diye de duymuşluğum var, ama referansım yok.
No-poo diye bir teknik var saç yıkamada. Bu tekniği kendim denemedim [en kısa zamanda deneyeceğim] ama şöyle: bol kimyasallı piyasa şampuanı kullanmıyorsunuz saç yıkarken, onun yerine 1 çorba kaşığı karbonatı bir bardak suyun içinde eritip, saçınızı karışımla yıkıyorsunuz. Ardından yine aynı şekilde 1 çorba kaşığı elma sirkesini bir bardak suyun içine karıştırıp saçınıza döküyorsunuz, böylece saçlarınız bir nevi kremlenmiş yani yumuşamış oluyor. Daha çok bilgi için, tıklayabilirsiniz.
İdrar yolları enfeksiyonunda, daha doğrusu onunla birlikte gelen vajinal kaşıntıyı yokedici. Taharet esnasında vajinal bölgeye sirkeyi spreyleyin, sizi rahatsız eden kaşıntının hemen yokolduğunu göreceksiniz.Her üç kadının biri bu sorunla karşı karşıya ve çözümü bu kadar basit. 
Kıl kurduna karşı taharette kullanarak etkili bir ilaç.
Boğaz ağrısı olduğunda gargara olarak kullanılan bir ilaç: bunu mecburi kaldığımda kullanıyorum, çünkü sirke boğazı biraz tahsis de edebiliyor. Sirkeye başvurmadan önce karbonatlı ya da tuzlu su daha iyi bir alternatif.
*Yola çıkmadan önce ucuz parfüm satan dükkanlardan edindiğim cam şişenin içine koyuyorum ve nereye gidersem yanımda taşıyorum. Sirkenin elma sirkesi ve organik elma sirkesi olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü marketten alınan şirkelerin asit oranı %20'yi geçenlerinde petrol türevinden yapılmış olma ihtimali varmış ve de market sirkelerinin hepsinde potasyum koyuyorlar. Yeri geldiğinde yüzlerce lirayı bir kozmetik ürününe verebiliyoruz, varsın sirke en kalitesinden olsun bu kadar mucizevi özellikleri birarada barındırdıktan sonra :)

Sirkeyi evde de yapabilirsiniz! 

Hazır elma mevsimi geldi [bu yazıyı yazmaya ilk başladığımda gelmişti, ama internette okudum ki muzdan bile sirke yapan varmış, o yüzden mutlaka denemeli]. Eğer organik elmaların kabuklarını soyup atıyorsanız, ya da elmalar bozulmaya başladıysa [küf hariç, küf varsa sirke olmaz] başladıysa sakın atmayın:
Benim elmalarım sirke oldu bile
Şimdi sıra süzmede ve
şişelere koymada

  1. İster elmanın sadece soyulmuş kabuklarını, ister elmaları 6-7 parçaya bölüp su dolu bir cam şişenin içine doğrayıp koyun,
  2. İçine birkaç nohut atın,
  3. Arzuya göre bir silme çorba kaşığı şeker ya da bal, 
  4. Bir çay kaşığı tuz 
  5. Güneş alan (ama direkt güneş ışığı değil) bir yerde 6-8 hafta arası bekletin.  

Tadına bakarak sirkenin olup olmadığını anlayabilirsiniz. Sirkenin üstünde küf olursa, o sirke tutmamıştır. Eğer beyazımsı bir tabaka varsa, hiç sorun yok. Hatta o beyazlık sirke anasının oluştuğunu gösteriyor,  bir sonraki sirke yapımında kullanın. Organik elma kullanın demedeki neden market elmalarını hemen bozulmasın diye parafinle spreyliyorlarmış diye duydum.
Sirkenin faydaları saymakla bitmiyor esasında:
Kemik erimesi ve vücut ağrıları için her gün aç karnına [sabah ve akşam] bir tatlı kaşığı organik elma sirkesini bir çay bardağı oda sıcaklığındaki suya ekleyip, balla tatlandırıp içmek iyi geliyor.
Temizlik sıvısı: yapmak çok kolay. Bir ölçü sirke, üç ölçü su, karıştırıp sprey şişesine koyun ve mutfak ve tuvaletlerde kullanmak için harika bir temizlik malzemesi. Tıkanmış lavabo içinse tek ihtiyacınız olan karbonat, sirke ve sıcak su. Kimyasallara gerek yok, güzelim deniz canlıları için denizlerimiz kimyasalsız kalabilir, bu bizim elimizde.
Halı silerken deterjan yerine sirke koyarsanız halılarınız hem parıldar hem de bakterileri öldürür.
Çocuğunuz koltuğun üstündeyken çişini tutamadı ve koltuğa mı işedi? Hemen sirkeli su, bakterileri güzelce öldürüp, kötü kokuyu önlüyor.
Salatalara koyup yemek pek şifalı.
Ve daha neler neler...
Marketler temizlik, vücut bakımı için kıyamet gibi ürünle dolu ve bu ürünleri aldığımızda ortaya çıkan kıyamet gibi plastik çöplükleri, kirlenen su kaynakları vs. Halbuki hayatı kirletmeden, doğal yaşama yük olmadan yaşamak basit. Böylelikle saatlerce süpermarketlerde vakit harcamak da yok. Son olarak da sirkenin kullanım alanlarını gösteren bir video.

Gerisi burda...

Monday, 23 December 2013

Sağlıklı ve Kimyasal İlaçlardan Uzak bir Yaşam için Neler Yapmalı ve Evde Neler Bulundurmalı?

Ülkemizde antibiyotik ve ilaçlar hastalığın nedeni virütik mi bakteriyal kaynaklı mı bakılmadan peynir ekmek gibi veriliyor. Çocukların bünyelerinin hastalıkla savaşmasına izin verilmiyor. Çok korumacı bir yapının hayat boyu çocuk gelişimine olumsuz etkisi olduğunu düşünüyorum. Nasıl ki çocukların kendi olmalarına izin vermeli ve mesela bir işi kendilerinin başarmasına izin vermeliyiz, aynı o şekilde çocukların hastalıklara karşı direnç kazanmasına da izin vermeliyiz ki kendi ayaklarının / vücutlarının üzerinde durabilsinler. Eğer çocuğunuzun başka bir hastalığı yoksa, genel anlamda sağlıklı bir çocuksa ateş düşürücü vermenin pek bir anlamı yok. Çocuğunuzun vücudu, mikrobu vücutta barındırmamak adına vücudun ateşi yükseltiyor ki mikrop vücudu terkeylesin. Konuyla ilgili sevgili Başak Pirtini'nin Doğal Anneyim bloğundaki yazısını okumanızı tavsiye ediyorum.  Hastalıklara karşı yapılacak ve düzenli olarak uygulanacak birçok yöntem var. Öncelikle doktorunuz antibiyotik verdi diye illa da antibiyotik kullanma zorunda hissetmeyin kendinizi. Bir hastalık virütik ise antibiyotik kullanmanın bir anlamı yok. Antibiyotiklerin çok büyük olumsuz etkisi var vücudumuzda evet lokal bir sorunu çözüyor ama sonrasında hayat kalitesini olumsuz etkiliyor. Öte yandan maalesef ki işin ticari boyutu var o da doktorlar, yazdıkları ilaçlar ve ekstra gelir arasındaki ticari üçgen. Çok duyuyorum doktorun antibiyotik yazdığını ama ailenin ısrarı üzerine tahlil yapıldıktan sonra hastalığın virütik olduğu tespit edilip, antibiyotik kullanımına gerek olmadığını. Türkiye'de pek umursanmayan bir kavram var ki o da hasta hakları. Biz hastalar olarak danıştığımız doktordan açıklama almak ve tedaviyi kabul edip etmemek hasta haklarımız içinde. Ben bilinçli bir hasta olmamız gerektiğini ve hastalıklardan korunmak için de önemli olanının da genel bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Dikkat edilecek ana hususlar var:

  • Evin sıcaklık derecesi 21'i aşmamalı. Yanan soba, kalorifer havadaki nemi, ve doğal olarak da burunu kurutur. Burun kuruyunca ağız açık kalır, ağız açık kalınca ister kulak enfeksiyonu, ister boğaz...
  • Burun vücudun kalesi. Çocuğunuz ya da kendinizin burnu tıkanır tıkanmaz, açmaya çalışmazsanız, şehri teslim etmiş olursunuz. Benim en önemsediğim burnun tıkanması. Tamamen hasta oluncaya kadar beklemeyin. Çocuğunuz ağızdan nefes alıyorsa hemen birşeyler yapmanız lazım. Peki ne yapmalı?        > Biberiye yağı, lavanta yağı, sinüs rinse kit yapabilecekleriniz arasında.
  • Evin nem oranı %55'i aşmamalı. Buhar makinanız varsa bile mutlaka nem ölçerli olsun, ya da odada ayrıca nem ölçer olsun.

Özel bir istek üzerine aşağıya benim Delfina için uyguladığım yöntemleri, kullandığım ürünleri yazıyorum, bloğa aşina olanlar bilgilerin bir kısmına da aşina olacaktır.

Propolis: Propolis alkolde çözülüyor. Eğricayır organik propolisin çocuklar için uygun olanı var. Sözümona çocuklar için olanı alkolde değil de sirkede çözülüyormuş ama bildiğiniz alkol kokusunu duyabiliyorsunuz. Ben 3 yaşındaki kızıma 3 damla veriyorum hasta olduğu zamanlarda. Çay gibi sıcak bir içeceğin içine damlatırsanız, alkolün uçmasını sağlayabilirsiniz.
Arı sütü + Arı poleni: Her gün düzenli olarak veriyorum. Her türlü arı ürünü aklınızda olsun tahta kaşıkla alınmalı, metal değmemeli. Arı poleninin taze olanını tercih ediyorum, taze olduğunu ağzınızda hemen dağılmasından anlayabilirsiniz.
Zerdeçal: Yemeği pişirdikten sonra zerdeçalı içine atıyorum. Çok önemli bir bahar zerdeçal metabolizmayı güçlendirmede. Körilere ve çorbalara yakışıyor. Ama ısıya maruz kalmamalı. Yemek piştikten sonra altı kapatılır kapatılmaz eklenmeli ya da salatalara konulamalı direkt.
Bademgiller: Her zaman masada atıştırmalık olarak bulunmalı. Büyük-küçük herkesin günlük bir avuç yemesi önemli bir gıda.
Organik hindistancevizi yağı: Her gün kişi başı bir tatlı kaşığı ekmeğe sürerek yiyoruz. Çok çok faydalı bir besin. Yemek için organik ve soğuk sıkım olanını almanız gerekiyor. Soğuk sıkım olmaması şu demek yağ ısıl işlem görmüş ve içindeki şifalı yapı bozulmuş. Kolestrolü olanların çok tüketmemesi gerekiyor, o yüzden günde bir tatlı kaşığı idealdir. Pişik için de kullanılır.
Hakiki bal: Bulabilen bana da haber versin. Marketteki ballar hem arılara glikoz verilerek yapılmış olabilir hem de ısıl işleme tabi tutuldukları için (bozulmalarını önlemek adına) içindeki önemli şifa kaynakları da yokolmuş oluyor. 
Manuka balı: Yeni Zelanda'nın balı. Antibakteriyel olarak bilinen çayağacı [Maorice manuka] çalısından polen toplayarak arıların yaptığı bir bal. Cevize banarak yemek çok keyifli. Manuka ballarının derecelendirmeleri olduğunu görebilirsiniz kavanozlarda. Kavanozun üzerindeki rakamlar 0-30 arasıdır. +10 olanı makbuldür. Rakamın yüksek olması içindeki antibakteriyel özelliğin yüksek olduğu anlamına geliyor. Bilirsiniz şeker hastalarının kanaması olmaması önemlidir, nedeni de kanın kolayca durdurulamaması. Kanayan yaraya manuka balı sürülen vakalarda kanamaların durduğu bildiriliyor.
Keçiboynuzu pekmezi: Öksürüğe iyi geliyor. Pekmez alırken dikkat edilecek önemli husus ağır ateşte pişmiş ve 65 derecenin üstüne çıkmadan pişmiş olması gerekiyor. Yoksa kanserojen oluyor.
Gülsuyu: Gülsuyunun antiseptik özelliği vardır. Güvendiğim bir gülsuyu firmasının gülsuyunu aldım, parfümeriden boş ve kullanılmamış olarak aldığım cam sprey şişenin içine koydum ve Delfina'nın ve benim boğazımız ağrıdığında, bademcikler şiştiğinde boğazlara doğru spreyliyorum. Tadı hem çok güzel hem antiseptik. Ciddi boğaz enfeksiyonlarının olduğu durumlarda gülsuyunun içine 1-2 damla biberiye yağı damlatıp antimikrobiyal, altibakteriyel özellik katılabilir. Bizde çok işe yaradı. Delfina beni taklit edip parfüm yerine de gülsuyunu kullanıyor :))
Keçiboynuzu suyu: 3 organik keçiboynuzunu üçe bölün, 1litre suyun içinde düdüklüde 15 dakika, normal tencerede 35 dakika kaynatın, soğuyuncaya kadar keçiboynuzlarını suyun içinde bırakın, süzüp cam bir şişeye koyun. Böylece dolabınızda halihazırda kullanabileceğiniz keçiboynuzu suyunuz olmuş olur. Aynı keçiboynuzlarını defalarca kullanabilirsiniz. Keçiboynuzu vücuttaki mukusu inceltiyor. Ben süte karıştırıyorum çünkü süt mukus arttırır. Öksürüyorsanız, ya da burnunuz tıkalıysa ve üstüne süt içerseniz daha çok tıkanırsınız, çünkü mukus artar. Ama ölçüyü yarım bardak süte, çeyrek barsak keçiboynuzu suyu olarak ayarlarsanız mukus artışı olmaz. Dengeler. Ben muzlu sütun içine, sütün içine ekliyorum. 3 yaşındaki Delfinam için günde çeyrek bardak veriyorum. Çok verirseniz burnunuzun içinin hemen kuruduğunu hissedersiniz. Herkesin vücudu ayrı, ona göre kendiniz doğru ölçüyü bulmalısınız.
Süt: UHT süt kullanmayın derim , gerçek süt olarak görmüyorum artık UHT sütü, yaptığım araştırmalardan sonra. Günlük şise süt, ya da çiğ süt. Ben Aysun the Sütçü'den alıyorum, elimde kalmayınca da günlük sise süt alıyorum. Daha önceden yazmıştım inek yavrularının ahını almak üzere. O yüzden daha yazmayacağım.
Kefir: En vazgeçilmezim. Dinçlik veriyor, yararlı bakterileri arttırıyor. İster kefir ayranı olarak ister muzlu sütun içinde veriyorum. Yapımı çok kolay: kefire hiçbir şekilde metalin değmemesi gerekiyor. O yüzden züccaciyelerden kefir için özel satılan plastik süzgeçlerden almanız gerek. Bilinenin aksine de kefir mayasının yıkanmaması gerekiyor. Çünkü yıkamak kefir mayasını öldürüyor. Kefiri günlük olarak kapağı plastikten yapılma ufak bir cam kavanozun içinde mayalıyorum. 20-24 saat sonra süzgeçten bir bardağa süzüyorum iyice. Süzgecin üstünde kalan mayayı temiz ve yine kapağı plastikten yapılma ufak bir cam kavanozun içine üstü basar süt koyarak tekrar mayalıyorum. Hepsi bu kadar. Güneş ışığı almayan karanlık bir dolabın içine bırakmanız lazım kavanozu. 24 saati çok aşarsanız süt ve kefir mayası miktarıyla orantılı bir sürede alkole dönüyor. Öyle olduğunda çocuklara önermiyorum, boğazımı yaktığı için, ben de içemeyip döküyorum. Kefir mayanız büyüdükçe paylaşın, böylece sevgi ve sağlık çemberlerimiz çoğalsın. Kefiriniz canlı olduğu için, onunla konuşmayı da unutmayın.
Ev yapımı yoğurt: Prebiyotik yoğurtla mayalarsanız daha da güzel.
Çörekotu: Salataların ve balkabağı gibi çörekotunun yakıştığı çorbaların üstüne serpiyorum. Bağışıklık için çok önemli.
Kekik yağı: Evin vazgeçilmezi. Ateş oldu mu ayakların altına. 
İshal ya da bağırsak sorunu oldu mu, bir damla kekik yağını 1 tatlı kaşığı zeytinyağıyla karıştırıp ister ekmek bandırıp yemeli, ister başka bir yöntemle. Bir damla kekik yağının anında ishale ve karın ağrısına çare olduğunu bin kez yaşamışımdır.
Biberiye yağı: Harika bir burun açıcı. Burun tıkanıklığı olduğunda omuzlarına ve yastığının üstüne damlatıyorum. Burun çok tıkanıksa 3 yaşındaki Delfinam'ın burnundan mukusu otribebe kullanarak çekiyoruz [bu esnada doktorculuk oynuyoruz, bir o benim burnumdan mukus çekiyor, bir ben. Şu an hakkıyla sümküremediği için otribebe kullanmak zorundayız bu arada] ardından bir kulak temizleme çubuğunun ucuna bir damla biberiye yağı damlatıp, burnunun içine yukarı bir yere değdirip, kaçırıyorum. Burun anında açılmış oluyor. Daha küçükken denemedim. Küçükken burnu tıkandığında tek çare anne sütü ve emmek.
Nane yağı: Üşüttüğünde ayaklarının altına, baş ağrısı olduğunda şakaklara birer damla.
Sarı Kantaron Yağı: Açık yaraları iyileştirici yapısı var. O yüzden düşmelerde, sıyrılan dizlerde çok işe yarar. İngiltere'de St. John's Wort olarak bilinir ve doktorlar bile antidepresan olarak tavsiye eder. Mide hastalıklarında çok kullanılıyor Türkiye'de mesela ben her gün aç karnına zeytinyağının içinde bekletilmiş sarı kantaron yağını bir tatlı kaşığı içiyorum şu an midemde sorun yaşadığım için. Daha önceden de yazmıştım mideyle psikoloji çok bağlantılı. Sarı kantaronun mide üzerindeki etkisinin psikolojiye yardım edici özelliği olduğunu düşünüyorum.
Kudret narı: Eylül ayı gibi manavlarda görürseniz alın, ya hakiki balın içine ya da zeytinyağının içine basın ve 1-2 ay bekletin buzdolabında. Açık yarayı kapatıcı, yanıkları onarıcı, mide hastalıklarına şifa olucu özelliği var, adı gibi çok kudretli. Ne kadar eski yapılmış olursa o kadar iyi.
Karbonat (Yemek sodası): Yine bir vazgeçilmez.

  • Dişlerimizi karbonatla fırçalıyoruz.
  • Kafada konak oluştuğunda zeytinyağı ve karbonatla kafaderisini ovup, 20 dakika sonra yıkamak konaklardan kurtulmaya iyi geliyor.
  • Boğaz ağrısı olduğunda marketten değil de eczaneden alınan 1/2 silme çay kaşığı karbonat [ingiliz karbonatı diye de geçer] suyun içine karıştırılır, üç dakika bekledikten sonra yine karıştırılıp içirilir. Bekleyip tekrar karıştırmanın nedeni karbonatın iyice çözülmesini sağlamak, yoksa böbrekler zorlanıyor.
  • Mide yanması, gastrit için de yine 1/2 silme çay kaşığı karbonat suyun içine karıştırılır, üç dakika bekledikten sonra yine karıştırılıp içirilir.

Nem ölçerli buhar aleti: Burun tamamen tıkandığında ve nefes hiç alamadığında soğuk buhar gibisi yok.
Sinüs Rinse kit: Çok küçük çocuklarda uygulanmıyor. Burnu ters U şeklinde yıkıyor, açıyor ama bunu uygulamak için burnun tamamen tıkalı olmaması gerekiyor, yoksa kulaklara basınçla sorun oluşturabilir.
Oda termostatı: 21 derecenin üstünde olmamalı ev. İngiltere'de önerilen ideal derece 16 derece. Biz maalesef bunu yapamıyoruz Türkiye'de ama canım dostum Aslı'nın babasının dediği gibi 'sıcak olan eve doktor girer'.
Deniz kadayıfı: Aktarlarda var. Öksürük olduğunda yarım bardak sütü bir cezvede kaynatıp, bir zeytin büyüklüğündeki deniz kadayıfını hiç yıkamadan kaynayan sütun içine katıp, ocağın altını kapatın. üstünü örtüp, dinlendirin 5 dakika. Sütü bardağına koyduktan sonra dilerseniz üzerine keçiboynuzu suyundan ekleyin, çocuğunuz bir yaşın üstündeyse balla tatlandırıp içirin. Öksürüğe iyi geliyor.
Saksı bitkileri: Evde saksı bitkileri bulundurmak çok yararlı, mutfağa da ayrı bir hava katması çabası...

  • Biberiye: Sinekleri uzaklaştırır, yemeklere de çok yakışır. Sinek sorunu olan büyük otellerde  bol bol etrafa biberiye bitkisini ekerler. İngilizcesi 'rosemary', Mary Meryem demek ve ortaçağ Avrupa'sında kötü ruhları kaçırmak için kullanılırmış aslen nedeni biberiyenin bir antibakteriyel, antimikrobiyal olması; ha kötü ruh olmuş ha mikrop sanırım aynı kapıya çıkıyor :)
  • Reyhan:  Pek şifalıdır. Mor reyhandan yaptığım şerbet tarifi şöyle: 1 litre suyu kaynatıyorsunuz, içine iyice yıkanmış mor renkli bir demet reyhanı atıp, ocağın altını kapıyorsunuz. 6 saat kadar suyun içinde reyhan kalıp, bu rengi veriyor. Fusya renginde oluyor.. Ardından bir bardağa bir çorba kaşığı şeker ve 1-2 limon tuzu atıp karıştırıyorsunuz. Gelelim reyhanın faydalarına saymakla bitmiyor. İşin ilginci sanırım vücuttan ödem atarken, kabızlığı da çözüyor. Reyhan suda 6 saat bekledikten sonra şeker atmayıp, sadece limon ve bal ekleyip de içilebilir.
  • Itır: Aynı deniz kadayıfı gibi kaynayan sütun içine atılıyor, öksürüğe iyi geliyor. İster sütlü tatlı yaparken sütünüze bu şekilde rayiha katın, ister direkt sütü için öksürüğe iyi geliyor.
  • MercanKöşk: Küçüklüğümden beri anneme ne zaman 'anne midem bulanıyor' desem annem, beni bahçeye yollar, mercanköşk ve nane toplamamı söylerdi. Ve çayını yapardı, limonla birlikte. Çok ciddi üşütmelerde önce bir kusturup içi temizletir. Mide bulantısına birebir.
  • Nane: Hem rahatlatır, hem huzura kavuşturur. Her akşam çayını içiyorum melisayla karıştırarak.

Adaçayı: Eğer dişetlerinizde ya da boğazınızda enfeksiyon varsa ağzınızı çalkalayabilirsiniz. İçebilirsiniz. Olağanüstü bir idrar söktürücüdür de. Papatya çayı da ağız enfeksiyonlarına iyi gelir.
Hurma: Bir yerde dinlemiştim insan örneğin iki hafta sadece elma yiyerek yaşamaya kalksa ölür ama hurma yerse ölmez diye. Bu bilgi doğru mudur bilemem ama hurmanın içinde bol mineral ve vitamin olduğu için çok şifalı bir meyve. Doğuma girmeden önce yeme de çok faydalı, Delfina doğuma az geciktiği için bol bol hurma yemiştim ve 40+3'te doğmuştu. İsa Peygamber'in annesi Meryem'in de bir gölün kenarında, hurma ağacının altında, hurma yedikten sonra suda doğum yaptığı rivayetler arasındadır.
Cranberry: Türkçe'deki tam karşılığını henüz bulabilmiş değilim. Cranberry ve blueberry kardeştirler. Cranberry ekşi ve kırmızıdır; blueberry mavi ve tatlıdır. Blueberry'nin yabanmersini olduğuna kaniyim, lakin Türkiye'de satılan yabanmersiniyle yurtdışında yediklerim birbirinden çok farklı. Sadece organik pazarlarda kilosu 40 TL'den bulduklarım yurtdışındaki gibi etli ve tatlı. Cranberry harika bir C vitamini kaynağı, ben GNC'nin cranberry özütünü kullanıyorum. Arada bir de Delfina'ya kapsülün yarısını bir kaşık balla karıştırıp yedirtiyorum. Kuru meyve olarak satılan kırmızı yaban mersini -namı diğer yaban mersini- ise şekere ve bitkisel yağa batırılarak kurutulduğu için çok iyi değil, annem bazen alıyor ama bu sefer birkaç kez sıcak suda yıkayıp, üstüne yapışmış şeker ve yağdan kurtulmaya çalışıyoruz. Porridge (süt+yulaf) ya da müeslinin içine çok yakışıyor.
Spriluna: Deniz yosunudur kendisi. Özellikle emzirme döneminde kaybolan enerjimi diriltmek için çok ama çok iyi gelmiştir. Solgar gibi firmalar satıyor. Benim Yeni Zelanda'dan getirdiim organik spriluna kesinlikle çok daha etkili kapsullerden ama Türkiye'de bulması zor. Mısır Çarşısı'ndaki 51 nolu dükkanda toz hali var ve Japonya'daki nükleer sızıntı olmadan önce getirdiklerini söylediler o yüzden burdan da alınabilir diye düşündüm. Bundaki mantığım ise şu: sprilunanın en iyisi daha bakir okyanus olduğu için Hawaii'den geliyor ama Hawai Japonya'ya çok yakın. Bu tamamen benim fikir yürütmem ama bence Hawai'deki yosunlar Japon nükleer sızıntısından nasibini almıştır, o yüzden nükleer sızıntı tarihinden önce getirilmiş olması önemli bence. Yeni Zelanda'da marketlerde taze sıkılmış meyvesularının içine ekliyorlar, enerji içeceği gibi rağbet görüyor.
Ginseng: Enerji vermesi için kendime kullanıyorum, yoğun anneliğin getirdiği yorgunluğu yenmek için. Ginseng Korecede 'insam' yani adam otu demek. Şekli de aynı insana benzer, metabolizmayı hızlandırır. Haftada bir kez kullanıyorum, çünkü Kore'den çok aşina olduğum ginseng kalp atışımı çok arttırıyor. 
Demirhindiba: Aktarlarda hem meyvesini satıyorlar [Delfina yemeye bayılıyor, kış için yemesi çok şifalı] hem de preslenmiş halde satılıyor. Preslenmiş olanından çayını yapıyorum. Faydaları saymakla bitmez, kış dönemi için harika bir çay.
Sirke: Sirkeyle ilgili uzun bir yazı yazacağım. Evde yapmak hem çok kolay hem hesaplı. Boğaz ağrılarından tutun, mukus inceltmeye, saç açıcı sprey olarak kullanmaktan, kemikleri güçlendirmeye her türlü derde şifa.. Biliyorsunuz marketten alınan elmaların dış yüzeyine parafın spreyliyorlar, hava almasın hemen bozulmasın diye. O yüzden organik elma kullanmanızı tavsiye ediyorum. Sirke yapmak için soyduğunuz iki elmanın kabuğunu bir litre suya cam şişe içinde basın, içinde birer tatlı kaşığı şeker, bal, tuz, bir-iki tane de nohut ekleyin. Birkaç haftaya sirkeniz hazır. Bu kadar da kolay yapımı. Muzdan bile sirke yapan varmış :)
Soğan: Her evin vazgeçilmezi ama özellikle hastalık dönemlerinde her yemeğin içine koyuyorum. Makarnanın içine bile robottan bol soğan+sarımsak geçirip koyuyorum. Delfina'nın ne zaman kulak ağrısı olsa [eğer akıntı yoksa], tatlı kasığını ocakta ısıtıp içine iki damla soğan suyu koyup. kulağına damlatıyorum, ağrısına hemen faydası oluyor. Ayrıca soğanı ikiye bölüp odasına koyuyorum hasta olduğunda. Bir de bu aralar bu tarz tarifler moda (Sanırım aklımdaki tarif Devletşah'ın blogundan): bir soğan+2 diş sarımsak ince kesilip 1.5 bardak sıcak suyun içinde soğuyuncaya kadar bekletilir. Suyunu süzüp yarım bardak kadar alınıp içine 1 portakal suyu+ yarım limon suyu + bal eklenip içilir. Öksürük ve soğuk algınlığı için etkili.
Sabuncevizi İnsanların kafasına milyonlarca kez reklamlarla kazınmış öğeler var. Bunlardan biri de deterjan konusu. İnsanlar şunu sorgulamıyor, eskiden tüm medeniyetler pislik içinde mi yaşıyordu? Bildiğin kül kullanılıyormuş. Ya da başka, direkt doğadan gelen maddeler. Mesela Anadolu'da çövenotu. Aynı madde helva yapımında da kullanılıyor mesela. Ananemin bir sözü varmış, annem hep der: 'kızım su neyi çıkarmaz ki!' diye. 
Deterjan kullanmak yerine Nepal ve Hindistan'da üretilen bir meyve olan sabuncevizini kullanıyorum. Markete gidip deterjan aramaktan daha kolay bir yöntem: Sabuncevizini 2 yılı aşkın bir süredir kullanıyorum, nar lekesini bile çıkarıyor. Ben 1 litre suya  [göz kararı koyuyorum, belki 1 litrenin biraz üstü de olabilir] 10-15 arası sabuncevizi koyuyorum, ve her yıkamaya bir su bardağı koyuyorum. Buzdolabında cam şişenin içinde saklıyorum. İlk kaynatırken sirkemsi bir kokusu oluyor ama daha sonra hiçbir şekilde o kokuyu duymuyorum. Beyaz çamaşırlarınız varsa [ki bizim evde beyaz çamaşır kavramı yok, herşey rengarenk] o zaman 10-15 yıkamada bir renkte sararma olursa [ ki oluyor çünkü meyvenin rengi köyü kahverengimsi] bir kere bir başka deterjanla yıkayın, sonra tekrar sabuncevizine dönebilirsiniz. Bayılıyorum sabuncevizlerine. İçinde bulunduğumuz temizlik kültürü o kadar yapay ki! Doğaya zararlı kimyasallar kullanıyoruz evimizi, kıyafetimizi temizlemek için ama doğaya zarar veren insanoğluna zarar vermez mi? Biz doğanın doğal bir parçası değil miyiz zaten? Bir de deterjan reyonuna gidildiğinde bin tür temizlik malzemesi görmeyi bir pazarlama dehası olarak görüyorum. Çünkü suyun ve sabunun temizlemediği ne var ki! Bir de çok hijyenik bir evde büyümenin sonucunu ben hala yaşıyorum: gelişmemiş bir bağışıklık sistemi. Biraz rahat olmak gerekiyor. Bırakın, doğanın bir parçası olduğumuzu kabullenelim...
Benim içim sabuncevizi konusunda fazlasıyla rahat ve mutlu. Ben alerjik astımlıyım ve diğer deterjanları kullandığım an nefes borum tıkanıyor, hapsurmaktan fena oluyorum. Sabuncevizi hayatıma mucizevi bir şekilde girdi ve çok şükür diyorum.
Olabildiğince organik beslenme
Bol bol sevgi: Sevgi tükenmez ve paylaştıkça çoğalan bir derya. Moral bozukluğu, kafaya takılan bir sorun bedenimizi daha çok hırpalıyor, etkiliyor. Çocuklarımızı ne kadar çok dinlersek, olaylara onların bakış açısıyla bakmaya çalışırsak o kadar uzlaşma ve huzur sağlanmış oluyor. O yüzden kalpte sevgiyi ve olumlu enerjiyi eksik etmemeli. Ruh hasta olmazsa vücuda gelen mikroplar vız gelir tırız gider.
Önemli not: Bunlar benim evdeki uygulamalarımdan bazıları ve istek üzerine yazılmıştır. Benim ve ailem için iyi olan ve iyi gelen uygulamalar bunlar. Herkes farklıdır, farklı alerji yapıları ya da farklı hastalıkları olabilir. O yüzden bloğumda yazanları uygulamak istediğinizde lütfen deneyerek ve araştırarak uygulayın.
Herkese şifayla, aşkla, sağlıkla, mutlulukla..
Mutlu bir yeni yıl ola...

Gerisi burda...

Monday, 25 November 2013

Antibiyotik almak zorunda kalirsak ne yapmali?

Daha önceki yazılarımdan anlaşılacağı üzere antibiyotikleri sevmem. Bağışıklık sistemimin zayıflığını ve aşırı derecede alerjik bir bünyeye sahip olmamın nedeninin yıllarca bana yüksek dozlarda verilen antibiyotikler olduğunu düşünürüm. Ben doğar doğmaz anneme kırk gün boyunca verilen antibiyotikleri ben anne sütü vasıtasıyla hayatımın ilk kırk günü almam belki de 'dakka 1 gol 40 durumu' yarattığı için hayatım boyunca sağlık sorunları çektim. Güney Kore'de yaşarken ilk kez hasta olduğumda doktora gittim ve doktor bana 250mg'lik antibiyotik vermişti, ben de gülümsemiştim ben 500mg'lik 1000mg'lıklarına alışkınım benim bünyeye işlemez diye, nitekim işlememişdi de..Günümüzde antibiyotikler peynir ekmek gibi satılıyor. Halbuki, eğer kendinizin ya da çocuğunuzun hastalığı viral ise antibiyotikler hiçbir işe yaramaz. Örneğin, faranjit gibi %95 virüsler tarafından oluşturulmuş bir hastalığı doktorunuz antibiyotikle tedavi etmeye çalışıyorsa, doktorunuzu değiştirmeyi düşünün derim. Birçok hastalık ister ilaç kullanın, ister kullanmayın kendiliğinden geçiyor zaten. Benim prensibim benim ve kızımın vücudunun savaşmasına izin vermek. Eğer çözümsüz bir yolda durduğumu görüyorsam o zaman ilaç seçeneğine bakıyorum.
Uzun bir zamandan sonra ilk kez antibiyotik kullandım geçen hafta. Çünkü an itibariyle bağışıklık sistemim son üç yılın en kötü zamanını yaşıyor ve çocukluktan gelen kalp sorunum da göz önüne alındığında hayatımı riske atmak istemedim yirmilik diş çektirme ameliyatında. Tamam antibiyotikleri vücudumuzdaki yararlı bakterileri öldürdüğü için sevmiyorum ama yeri geldiğinde antibiyotik hayat kurtarır. Hastalar olarak vücudumuzda uygulanacak tedaviyi kabul edip etmeme hakkımız var. Bu noktada da bilinçli olmalı ve geçirdiğimiz hastalıklar üzerine araştırma yapmalıyız. En azından benim bakış-açım bu.
Peki diyelim antibiyotik kullanmak zorunda kaldık, o zaman ne yapmalı? Bağırsaklarımızdaki iyi bakterileri tekrar nasıl canlandırmalıyız? Biliyorsunuz sağlıklı bir bünye ve bağışıklık sistemi sağlıklı ve iyi bakterilerin bol olduğu bağırsaklar ve sindirim sisteminden geçiyor. Ben küçüklüğümden beri beynimizle değil de bağırsaklarımızla düşündüğümüzü düşünürüm. Beynimiz evet bir orkestra şefi gibi yönetiyor vücudumuzu ama bağırsaklardaki herhangi bir sorun tüm düşünce ve psikolojik sistemimizi etkiliyor. Kabız olduğunuzu düşünün, nasıl bir ruh hali içinde olursunuz, ya da ishalken? Nitekim bununla ilgili de yapılmış yeni bir araştırma var, incelemek isteyenler buraya tıklayabilir.
Benjamin Arthur'un NPR için yaptığı illüstrasyon
Bağırsağımızdaki bakteriler beynimizi yönetirken
Benim antibiyotik sonrası yaptıklarıma gelince:

Yoğurt: özellikle probiyotik yoğurtla mayalanmış yoğurt. Mayanız ne kadar eskiyse, probiyotikse o kadar iyi. Ben bazen markette satılan sade probiyotik yoğurtları kullanıyorum yoğurt mayalamada. Duyduğuma göre (bu konuda araştırma yapmadım sadece kulaktan duydum) markette satılan yoğurtlarla 5 kereden fazla mayalarsanız mayanız kaliteli bir maya haline geliyormuş. Mayalanmaya yardımcı olsun diye ben bir çay kaşığı şeker de ekliyorum.

Kefir: Atalık içeceğimizi yapmak çok kolay esasında. Kefir taneleri canlı. O yüzden bir hayvana bakar gibi bakmalı ve hatta onlarla konuşmalı. 

  1. Kefir mayasını alıp ufak cam bir kavanoz içine koyun ve üzerine süt ekleyin. 
  2. Ağzını kapayın ve mutfağınızda ışık almayan bir dolabın içine koyun. 
  3. Züccaciyelerde kefir için satılan metalden yapılmamış olan süzgeçler var. Mayaladıktan bir gün sonra bir kabın/bardağın üstüne süzgeci oturtun ve kefiri bardağın içine dökün. 
  4. Önemli nokta şu: kefire kesinlikle metal değmeyecek, tahta kaşık kullanın ve kefiri kesinlikle suyla yıkamayın [klorlu suyla yıkamak kefirleri öldürüyor ama içme suyuyla yıkayabilirsiniz]. Süzgeçten süzdükten sonra süzgecin içinde kalan kefir tanelerini yine cam bir kavanoza koyun üstüne süt ekleyin. Ertesi güne işlemi tekrarlayın. 
  5. Bardaktaki kefir içeceğini ister ayranmışçasına için ya da içine muz ve süt ekleyip blenderdan geçirip, muzlu süt niyetine için. Başka meyveler de katabilirsiniz. Ya da yoğurt çorbası yaparken yoğurt yerine kefir kullanabilirsiniz.
  6. Eğer oda sıcaklığında mayalıyorsanız kefiri hızlı mayalanır. Günlük tüketmek istemiyorsanız buzdolabında mayalandırabilirsiniz ki anca 2-3 gün ya da daha uzun sürede mayalanmış olur. Eğer bir seyahate çıkacaksanız ya da bir süreliğine kefir içmek istemiyorsanız mayanızı küçük bir plastik kap ya da buzdolabı poşetinin içine az sütle dondurucuya koyarsanız, tekrar kullanmak istediğinizde buzluktan çıkarıp üstüne süt eklemek suretiyle tekrar hazır olur kefir tanecikleriniz.
Kombucha:  Rivayet odur ki bir japon hükümdarı çok hasta olur ama hastalığına hiçbir çare bulunamaz. Hekimlerden birinin aklına hükümdara kombucha  vermek gelir ve hükümdar iyileşir. Probiyotik sirke içmek isteyenlere birebir. Kombucha hazırlamak için maya bulmalısınız. Bende var ve çevremdekilerle paylaşıyorum. Moda, Kadıköy civarında ihtiyacı olanlara mayam üredikçe paylaşabilirim. Kombucha kefir gibi değil, mayaya metal değmeyecek diye bir kuralı yok. Ben sıradan kavanozların içinde  kombucha  mayalıyorum. Mayaladığınız kabın çapı ne kadar büyükse kombucha mayası da o kadar geniş bir yüzeye yayılıyor. Kombucha yapmak için mayaya, siyah çaya, şekere ve bir önce yaptığınız sirkeden yarım çay bardağı kadar kombucha sirkesine ihtiyacınız var. Bir kavanoza demlenmiş siyah çay (orta-koyu arası bir dem kıvamında ya da 1 litreye 3 demlik siyah çay poşeti ve yarım bardak şeker olacak şekilde) koyup içine 1-2 çorba kaşığı şeker atıp karıştırıyorsunuz. Şekeri bakteri yiyerek büyüyor. Yaklaşık 1 hafta-10 günlük bir süre sonrasında size kalan probiyotik sirke oluyor. Aynı kefir gibi kombucha da karanlık ortamı seviyor.

Kvass: Bir rivayete göre Ruslar savaş esnasında koleranın olduğu bölgelerde bir maşrapa kvass içip, savaşa giderlermiş. Emzimlerin, B vitaminlerinin, folik asitin bol olduğu. bağışıklık ve yararlı bakteriler için harika bir içecek. Kırmızı pancarlı olan tarifine gelince [tarifi paylaştığı için Ulli Allmendinger'e şükranla]:

  • 3 kırmızı pancar (soyulmuş ve dörde bölünmüş olarak)
  • 1/4 bardak peyniraltı suyu [evde sütünüz bozulduysa, içine 1-2 damla limon ekleyip, kaynatın. Sonra süzün. Süzgecin üstünde kalan çökelek peyniridir (isterseniz tuz ekleyip afiyetle yiyin ya da börek yapımında kullanın), süzgecin altında kalan da peyniraltı suyudur, şifalıdır. İster poğaça, ister ekmek, ister kvassın fermentasyonunu başlatmada kullanın.]
  • 1 kaşık deniz ya da kaya tuzu
  • 1 litre su
  1. Bir cam kavanozun içine pancarları koyun, üstüne tuzu serpin, peyniraltı suyunu ekleyin ve sonra da suyu.
  2. Kavanozun kapağını kapayın, ve oda sıcaklığında kvassın 2-4 gün boyunca [mutfağınızın sıcaklığına göre fermente olma süresi daha hızlı ya da yavaş olabilir] fermente olmasını bekleyin.
  3. Pancarları ve de bir sonraki kvass mayası olarak kullanmak üzere yarım su bardağı kvass ayırın. Aynı pancarı 2-3 kez kvass yapmak için kullanabilirsiniz. 
  4. Kvassı buzdolabında saklayın.
Yarım bardak kvass içerek başlayıp, bunu günde 2-3 bardağa çıkarabilirsiniz. Enzimlerin, B vitaminlerinin, folik asitin bol olduğu kvass, bağırsak hastalıkları, parazitler ve bağırsaktaki probiyotikleri arttırmak için de çok faydalı bir içecek.
Alternatif olarak eczanelerden saşelerin içinde satılan probiyotiklerden alıp, yoğurt mayalarken içine koyabilirsiniz ya da yoğurt mayalamasanız bile yoğurdun içine, probiyotik saşe+kuru meyve+bal ekleyerek tüketebilirsiniz. Sadece hastalık zamanı değil; sık sık probiyotik almak genel sağlık ve koruyucu sağlık anlayışı açısından önemli.

Son söz: antibiyotik elden geldiğince kaçınılmalı, ama yeri gelir hayat da kurtarır. Hasta değilken de bağırsaklarımızdaki probiyotiklerle kuvvetlendirirsek, hem hasta olma riskimizi ortadan kaldırırız, hem de antibiyotiklerin öldürdüğü yararlı bakterileri bağırsaklarda tekrar oluşturup sağlıklı bir bağırsak florası edinmiş oluruz.
Sağlıkla! Sağlığa!
Gerisi burda...

Monday, 14 October 2013

Ailemi organik ürünlerle mi beslemeliyim ve Organik Felsefe

Ben küçükken doğadan gelen bir ürünün kötü ya da bana zararlı olabileceğini düşünemezdim. Urla'dan bahçeden kopardığım domatesleri, acurları iki oyun arası tulumbada yıkamanın, ufacık karpuzları abimin bahçe duvarına çarpma suretiyle kabuğunu çatlatıp, mahallenin tüm çocuklarına birer parça vererek paylaşmamızın tadı hala damağımda.. Ama zaman değişti. Semt pazarına gidip, tezgah tezgah sebzelerin, meyvelerin bolluğunun dünyasına dalmak ve kapkara topraktan nasıl olur da bu kadar çok rengin ve farklı tadın çıktığını düşünmek ve bu zenginliği sağlayan toprağa, doğaya, Verene şükretmek... Artık şehirdeki manavlara, semt pazarlarına hemen hemen hiç gitmiyorum; gitsem de sadece düşünmek ve doğadan gelenleri hissetmek için gidiyorum. Çünkü o güzelim ürünlerin artık o kadar da masum olmadıklarını biliyorum. Ben küçükken Türkiye tarım ülkesiydi, yerli malı haftasını kutlardık. Geçenlerde bir istatistik gördüm, tam rakamı hatırlamamakla birlikte eskiden yaklaşık şehirli nüfusu %30, köylü nüfusu %70'miş; şimdiyse şehir nüfusu %70, köylü nüfusu %30 imiş. Tarlalarda çalışanların sayısı azaldıkça, ve sanırım köylülüler de toprağın dinginliğinde para kazanmaktansa, şehirdekiler gibi hızlı para kazanmak istedikçe ve bazı toprak cahili ziraatçilerin de yanlış yönlendirmesiyle zehiri toprağa dökdükçe toprağa atılan zehir insanlara da zehir olarak geri dönmeye başladı. Bu devrede 2000'li yılların başında ben üniversite öğrencisiyken Buğday Derneği girdi hayatıma ve Buğday'ın ilk gönüllülerinden olarak organik tarım hakkında tarım fuarlarında Buğday standında organik tarım hakkında hem kendim öğrenmeye hem bilgi vermeye başladım standa gelenlere. Bütçem el verdikçe de organik alıyorum gıda ürünlerini. Yalnız organik ürünlerin de öyle bir ticari sektörü var ki herkes bu 'organik' kelimesini kullanabiliyor ya da 'doğal'ı; birçok manav ve pazarcı dükkanının üstüne organik yazarak müşteri çekmeye çalışıyor ama 'organik' ne demek tam anlayabilmiş değil. Moda'da bir 'organik' dükkan var mesela, Moda Caddesi gibi arabanın üstünden eksik olmadığı bir caddede meyve ve sebzeleri caddenin üstünde üstlerinde bir koruma olmadan ya da streç filmle kaplı olarak 'organik' fiyatlarda satıyor; yazın dükkana girseniz dışarısı 30 dereceyken içerisi 18 derece klimayla soğutulmuş. Ne var bunda derseniz, şöyle düşüncelerimi paylaşayım: Bir ürünün organik olabilmesi için [sertifikalı ürün olabilmesi için] otoyollarından, arabaların çoklukla geçtiği yerlerden uzakta olması lazım ki egzos gazı gelip ürünün üzerine yapışmasın. ABD'de yapılan araştırmalara göre kurşunlu benzinden kurşunsuz benzine geçildikten sonra eyaletteki suç oranları düşmüş. Bunu da arabanın egzosundan çıkan kurşunun yiyeceklere, suya sinmesi ve insan vücuduna giren kurşunun eyaletteki suç oranını arttırdığı savında araştırma. Şimdi Moda Caddesi'nden geçen araçların egzosundan çıkan partikülleri gidip illa ki pırasanın üstünde kalmıyor mudur? Kalıyorsa bu ürün nasıl organik olur ve 'organik' fiyatlarda satılır? Streç filmlere gelince: Bu maddeler petrolden yapılma ve bir meyveyi streç filmle sarıp bu dükkanın yaptığı gibi güneşin altına bırakırsanız kimyasallar meyve/sebzeye geçmiş olur. Bir de organik yaşam demek toprağa, doğaya saygı demek. Ben sadece ama kanser olmayım diyerekten organik ürün kullanıyor değilim, toprağa/mıza zehir dökülmesin, toprağın altında yaşayan canlılar, doğa, toprak zarar görmesin dileğiyle de organik kullanıyorum ve organik ürün satan dükkanların bu konseptte olmaları gerektiğini düşünüyorum. Dışarıda hava 30 dereceyken, bir dükkanın içini 18 dereceye indirebilmek için harcanan elektrik enerjisini düşünün. Bu elektriği üretmek için kurulan HES'leri ve doğaya ve doğanın akışına verilen zararı düşünün. Bizim elektrik diye bir lüksümüz olsun diye nehirler özgürce akamıyor, hapsediliyor, buna bağlı olarak normalde o suyun aktığı yerlerdeki canlılar yaşayamaz hale geliyor. Organik ürün satmak, organik yaşam bir hayata bakış açısıdır, içselleşememiş her şey yapağıdır, sunidir kanımca.
Delfina organik havuc ve GDOsuz misirla
Organik ürünler demişken, malumunuz birçok organik çiftlik türedi. Bir taraftan gerçekten toprağa ve tohuma gönlünü veren permakültürcüler, tarımcılar, çiftçiler var. Bir taraftan da işin pazarlamasını, ticaretini çok iyi yapan çiftlikler. Çoğu ürününü çiftliklerden alan biri olarak yıllar içinde şu konulara dikkat etmeyi öğrendim:
  • Çiftliğin ürün yelpazesi gerçekçi mi? Ne kadar büyük olursa olsun bir çiftlik eğer çok fazla ürün [sayfalarca sanki bir süpermarketmişçesine] koyuyorsa listesine, bir durup düşünün derim. Bir çiftlikten 20-30 ürün çıkar ama yüzlerce de çıkar mı?
  • Basit hesaplamalar yapın: Bir çiftliğin müşterisi 250.000'leri bulduysa, sizce bu çiftlikten her hafta kaç ton sebze ve meyve çıkar ve gerçekten hepsi o çiftlikten mi geliyordur ya da ne tür kimyasalların kullanıldığı gerçekten bilinmediği başka yan çiftliklerden mi?
  • İlla yediğimiz her sebze ve meyve organik sertifikalı olsun demiyorum. Sertifikalı organik ürünlerle ilgili de uzun süre tartışılabilir [tohumlarda çeşitliliği azaltması gibi] Ayrıca organik sertifikası olmayıp, ama sertifikalı organik ürünlerden daha organik fiyatlarda ürün satan bir çiftliği de anlayamıyorum. Çünkü organik sertifika almak için gerekli birçok yükümlülükler var, tahliller var vs. Eğer bir çiftlik ürünlerinin hepsinin doğal olduğunu iddia ediyor, ve hiç bir türlü tetkikten geçmeden, cebinden ekstra masraf çıkmadan yine doğal ya da organik neyse bir ürün satıyorsa neden aynı hafta piyasadaki organik pazarlarda satılan ürünlerden daha pahalıya satar, üstüne de kargo parası alır? Ben uzun zamandır ürünlerimi Toprakana'dan alıyorum. Cem Birder'in önderliğinde Anadolu'nun birçok yerinde organik ya da doğal tarım yapan çiftçiler evlere kargoyla ürünlerini yolluyorlar, hem de kargo parası almadan. Bu çiftliklerin ürün listelerine bakın, makuldur, yani bir tarlada evet anca bunlar yetişir dersiniz, süpermarket gibi her aradığınızı bulamazsınız, fiyatları makuldur, hatta semt pazarından daha uygundur ve evinize gelir ürünler kargo parası ödemeksizin. Aracısız, direkt çiftlikten alınan ürünler niye piyasanın üstü fiyatlara satılır bilmiyorum, bir pazarlama harikası olsa gerek diyorum.
  • Daha önceden korku kültürü üzerine yazmıştım. Bu ülkede herkes karşısındakini korkutarak iş yapmaya çalışıyor: Doktor hastayı, patron çalışanını, satıcı müşterisini.. herkes birbirini korkutmaya, paranoyaklaştırmaya çalışıyor. İnsanları doğal tarım, doğru beslenme kaynakları üzerine bilgilendirmek harika ama özellikle çocuğu ve ailesi sağlıklı olsun diye organik ürün almaya çalışan insanların iyice paranoyaklaştırılmaları ve bunun düzenli epostalarla yapılması hem iyi bir şey hem çok iyi değil. İnsanların ne yedik ne içtikleri evet çok önemli ama insanların düşünce gücü var ki hiç de gözardı edinemez. Düşünce gücü herşeyimiz. Biz yediğimiz bir ürüne bin kez 'bunun içinde zehir var, kanser olucam' dersek, Allah uzak etsin ama oluruz. Bununla birlikte bir insana zehir bile verilse zehirlenmeyebilir. Düşünce gücü çok kuvvetlidir. Sürekli olumlu olumlama yapmak önemlidir insan hayatında. İnsanoğlu yiyerek hayatını idame ettiriyor, her yediğimize, 'organik' olduğunu düşünmediğimiz yiyeceğe bize zarar verecek gözüyle bakarsak zarar verir elbet. Demiyorum ki bilinçsiz olalım, yediklerimizin içinde ne var bilmeyelim ama ürün satan bir çiftliğin sürekli olarak korku salması bana sadece bir pazarlama dehası olarak geliyor. Araştıran insan, zaten araştırıyor, yediklerinin kökeni üzerine düşünüyor.
  • Ben 'permanent agriculture' kelimelerinin birleşiminden oluşan permakültürle ilgileniyorum son bir yıldır. Permakültür belirli bir araziye akıllı dikim-tarım yapılmasına dayanıyor, toprağa saygı duyarak, toprağı incitmeden. Permakültür gruplarına da üyeyim ve gönlünü toprağa vererek tarım yapanların sorunlarını okuyorum bazen ve örneğin ilaçsız domates yetiştirilemeyeceği konusunda bir serzeniş okudum geçenlerde. Esasında hem permakültürde hem unuttuğumuz tarım kültürümüzde belli bitki/sebzelerin diğer bitkilerle birlikte dikilmesiyle böceklerden vs korunabileceğine dair harika bilgiler var. Mesela bu bağlantıda hangi bitkiyle başka bitki ekilse daha iyi tutarın bilgisi var. Demeye çalıştığım şu, bir çiftlik hiç kontrolden geçmiyorsa, ve ürünü bittiğinde 'aman bu bitkiye de ilaç atılmaz' diyerekten köylü pazarından/yan çiftliklerden ürün alıp alıcılarına yolluyorsa bir çiftlik, içimiz çok da rahat olmayabilir. Çünkü sertifikasız bir çiftliğe güvenmeniz demek, yazışmadığımız-görmediğimiz diğer köylülerin çiftliklerine güvenmemiz anlamına gelmiyor. Çünkü yukarda da dediğim gibi bazı ürünler yöntemiyle de dikilmezse illa ki ilaçlanıyor ve birsürü parayı geliş yerini bilmediğimiz bir ürüne vererek biraz aldatılmış oluyoruz sanırım.
  • Bir de ismini vermeden bahsettiğim çiftlik ne zaman ki organik tarım yapan, gönlünü toprağa adamış çiftçilere laf atmıştır kendisi de aynı sektörde olmasına rağmen, benim için o çiftlik bitmiştir. Bu dünyada çok fazla doğaya saygılı hareket yok ve organik yaşam için gönlünü sayıları az da olsa toprağa vermişler varsa, kimse onlara laf atmamalı, çamur atmamalı diye düşünüyorum. Birçok konu var zaten eleştirilip, konuşulacak; bari iyilik hareketleri yapanlara gitmesin kötü sözler.. Ayrıca bu iş ahlakı açısından uygunsuz diye düşünüyorum.
  • Organik ürün sipariş verirken dikkat edilecek bir diğer konuysa, çiftliğin mesafe olarak bulunduğunuz yere yakın olmasına dikkat edin: Her kolinin kapınıza gelmek için ne kadar karbondioksit salınımında bulunacağına dikkat edin. Karbon ayak izlerimizi düşünmemiz gerekiyor, daha yaşanası ve küresel ısınmasız bir dünya için.


Gerisi burda...

Öksürükte ne yapmalı?

Delfina alt solunum yolu enfeksiyonu geçirdi geçen hafta ve ben yine bir miktar kafayı yedim [ciğerlerinden farklı farklı birçok garip hırıltı geliyordu]. Neden o hasta olduğunda bu kadar yıpranıyorum bilmiyorum, psikolog bir arkadaşım benim kendi hastane/hastalık anılarımla onunkilerin benim zihnimde karıştığını söylüyor. Doğru olabilir... Çok kötü öksürüyordu ve ağızdan alınacak hiç bir ilacı da kabul etmiyordu [önce ona saygı duydum, vermedim istemediği doğal ilaçları ama sonunda baktım daha da kötüye gidiyor, okulumuzun psikoloğuna da sordum konu hastalık olunca zorlayarak içirmede bir sorun yok dedi]. Birçok arkadaşı, dostu aradım. Onlar da sağolsunlar bildiklerini paylaştılar. Bunlardan bazıları:

  • Burnu açık tutun! Hastalıklarla mücadelede en önemli adım burnu açık tutmak. Burnu kaybederseniz tüm kaleyi kaybedersiniz. Defalarca denedim ve blogda da yazdım burun açmanın en etkili yöntemi hakiki biberiye yağı (Mecitefendi güvendiğim ve benim kullandığım bir marka). Yastığa ya da yakaya damlatabilirsiniz. Yağlar ve etkileri üzerine yapılmış yeterince araştırma yok ama ben kulak çubuğuna bir damla biberi yağı damlatıp, burnun içine sokup, burnu acıtmadan içerdeki bir yere dokunup çubuğu çıkarıyorum. Biberiye antimikrobiyal, antibakteriyaldir. Bu o kadar etkili bir yöntem ki Delfina biberiyenin burun açmadaki başarısını bildiği için artık kendi yapıyor bu işlemi. Dediğim gibi biberiye yağı üzerine yapılmış bir araştırma görmedim henüz ama hastalık çekip antibiyotik kullanmaktansa biberiye yağı kullanmayı tercih ediyorum. 
  • Deniz kadayıfı: Aktarlarda satılan bir tür yosun, sütü kaynatıp içine bir bilye büyüklüğünde kadayıfı atıyorsunuz ve ocağın altını kapıyorsunuz. Demleniyor içiriyorsunuz.Deniz kadayıfını kullanmadan önce yıkamayın çünkü yıkamak şifa özelliğini yok ediyor.
  • Itır: Yine aynı şekilde sütü kaynatıp bir yaprak ıtırı içine atıp, demliyorsunuz. Ben bal da ekleyerek içirdim ikisini de. Itırı kendi kendime araştırma yaparken buldum. Küçükken en çok sevdiğim çiçeklerden birinin adının sardunya olduğunu öğrendim. Çünkü UMCA diye sardunyadan yapılmış bir ilaç varmış. Sonra ıtır bitkisinin [ki bence her evde saksıda olmalı, annem sütlü tatlı yapacağı zaman süt kaynadıktan sonra mutlaka bir yaprak içine atar. Çünkü harika bir rayiha ve tat veriyor] öksürüğe iyi geldiğini keşfettim. Ve böyle bir karışım yaptım. İşe yaradığını düşünüyorum.
  • Keçiboynuzu suyu: Düdüklüde 20 dakika boyunca kaynattığım 3 adet keçiboynuzunun suyunu yukarıdaki iki sütlü karışıma karıştırarak içirdim. Çünkü süt mukozayı arttırıyor [yani öksürüğü], keçi boynuzuysa mukozayı inceltiyor. Bunu yarım bardaktan fazla da vermemek lazım gün içinde. Çünkü keçiboynuzunun aşırı tüketimi burunda da kurumaya neden oluyor. Aklınızda bulunsun eğer burun çok kuruysa tuzsuz tereyağından tırnağınızla alıp burnun içine koymak eski bir Anadolu yöntemi. Böylece burun içi çok güzel nemlenmiş oluyor.
  • Harnup/keçiboynuzu pekmezi: Yukarıda anlatıldığı üzere keçiboynuzu mukozayı inceltiyor.
  • Bal: Ayrıca göğsüne yatarken bal sürdüm. Sabaha kadar balı vücut çekmiş oluyor.
  • Kekik/nane yağı: Ayaklarının altına kekik [bir damla hakiki kekik yağı 1 tatlı kaşığı zeytinyağının içinde seyreltilerek sürülür] ve nane yağı sürdüm. Ayrıca evin içinde mikropların ve hastalığın kırılması için yarım litre sıcak suyun içine kekik yağı damlatmak iyi geliyor. Arada bir kekik yerine biberiye yağı da kullanılabilir. Bir de bu metodun benzeri soğanı ikiye bölerek hastanın olduğu odada gece boyu bırakarak da yapılıyor.
  • Zencefil/bal/zerdeçal karışımı: Taze zencefil+bir dilim limon+üstü başar bal+ 1-2 çay kaşığı zerdeçal karıştırılıp, ağzı kapaklı bir cam kasenin içinde durmalı ve her gün hasta olun olmayın bu karışımdan bir tatlı kaşığı yenilmeli. Ben zerdeçali yemeklere katıyorum ayrıca ama öğrendim ki zerdeçalin pişmemesi gerekiyormuş. Yani kullanacaksanız bile yemeğin altını kapattıktan sonra içine atmalısınız. Zerdeçal bünyeyi kuvvetlendirmek için Hint mutfağının vazgeçilmezlerinden.
  • Soğan suyu tarifi: Lega Bebe'nin yazarı sevgili Gamze de şöyle bir tarif verdi: 1 soğan sekize bölünür, 3-5 dış sarımsak ve iki su bardağı kaynar su bir cam kavanozun içine atılır, ağzı kapanır. İçilebilecek sıcaklığa gelindiğinde bir limonun suyu+bal eklenerek sabah akşam bir çay bardağı içilir. Bu karışım genel bakteriye karşı savaşmada iyi olan bir tarif. Ben de bu hafta bol bol içtim. Çünkü Delfina'nın anaokulunda Delfina'yla daha çok olabilme ama aynı zamanda onun sosyalleşebilmesi için ingilizce derslerine giriyorum ve benim de hastalıklarla hasta olmadan mücadele etmem gerekiyor.
  • Ananas: Hiç aklıma gelmezdi ananasın öksürüğe iyi geleceği. İlginç bir şekilde çok işe yarıyor. Ananas tarif 1: Kendim içeceksem bir kalın dilim ananas, 2cm kalınlığında taze zencefil, yarım limon suyu, biraz su blenderdan geçirilip, balla tahta kaşık yardımıyla tatlandırılır. Bazen Delfina'yı zencefilli karışımları içmeye ikna edemiyorum. O zaman sadece ananası veriyorum eline yiyor. Ananas tarif 2: Ananasın kabuklarını atmayın. Ananasın kabuklarını 3 bardak su bardağı kaynar su + 1 büyük kabuk tarçın + 1 çay kaşığı karanfille bir taşım kaynatın, demleyin ve çay şeklinde tüketin. Bu iki tarifi çok ağır öksürüyorken denedim ve balgamlı öksürükten kurtuldum. 
  • Ayrıca arı poleni, propolis, arı sütünü eksik etmedim yediklerinden. Metabolizmayı güçlü tutmak gerekiyor. Ben organik olanlarını tercih ediyorum.
  • Temiz hava: Ev bol bol havalandırılmalı, çocuk bol bol temiz hava için dışarı çıkarılmalı.
  • Taze meyve ve sebzelerin suyu sıkılıp verilmeli.
  • Süt, et gibi mukozayı arttırıcı yiyeceklerden kaçınılmalı. Tabi bunun aksini iddia eden araştırmalar da var ama ben gözümün gördüğüne inanıyorum. Ne zaman Delfina süt içtiyse öksürük arttı.
Ateşi çıktığında hiç bir şekilde müdahale etmedim. İlaç vermedim, hastalıkla savaşarak vücudunun hastalıklara karşı kuvvetlenmesine izin verdim. Ki önce alt solunum yolu enfeksiyonu geçirdi, bir hafta sonra boğaz enfeksiyonu ve sonunda ağrı kulağına vurdu ve ağlamaya başladı. Doğal Anneyim sevgili Başak'ın yöntemiyle soğanı rendeledim, üç damla soğan suyunu ısıtılmış tatlı kaşığıyla ağrıyan kulaktan damlattım. Sonuç inanılmazdı. Ağlayan çocuk, bu işlemden sonra 2-3 saatlik bir uykuya daldı ki günlerdir adamakıllı uyuyamıyordu.
Tüm bu yöntemler uygulanırken en önemli noktalardan biri burnun açık kalması ki daha önce bu konuyla ilgili çok yazdığımdan burda bahsetmeyeceğim.
Şifayı Verene sonsuz şükür...

Bunun haricinde aman aklınızda olsun bitkisel de olsa hazır satılan öksürük şuruplarının içinde çok fazla katkı maddesi var. Ben Prospanı iki yıl önce kullandım ama pek bir fayda da sağladığını görmedim. UMCA'yı denemedim ama yukarıda dediğim gibi onun yerine ıtırı keşfetmiş oldum.
Unutmayın, bebeğiniz hala emiyorsa, en harika çözüm sürekli emzirmek. Delfina artık bebiş ve süt kuzusu olmaktan çıktığı için bu tarz çarelere başvurmam gerekiyor maalesef...
Bunlar bu hastalık maceramızda yaptıklarım. Hala toparlanma evresinde, ama umarım tüm çocuklar kötü bir hastalık yaşamazlar, kolayca bu kış dönemini atlatırız. Bana destek olan çok fazla güzel insan var, hepsine minnettarım. Bu zor dönem boyunca arayıp soran, desteğini, tavsiyelerini eksik etmeyen herkese çok ama çok teşekkürler..
Şifayla..

Gerisi burda...

Wednesday, 17 July 2013

Korku Kültürü Üzerine

Türkiye'ye tekrar taşınma kararını anne olacak olmamdan aldığımı yazmıştım daha önce. Türkiye'ye bir anne olarak taşındığımdan beri A'dan Z'ye hemen hemen her konuda tek bir gözlemim var: korku kültürü. Her konuda üzerimize korku pompalanıyor. Hamilelere o kadar çok korku pompalanıyor ki en doğal hayat formu olan vajinal doğum varken [normal doğuma hiçbir engel yokken ve sezeryan yapmaya gerek bile yokken] sezeryan yapmak istiyorlar [ki bunun için bu kararı veren anneler değil, korkuyu pompalayanlar sorumludur kanımca; çünkü en doğal annelik içgüdüsü çocuğunu korumaktır].
Anneleri çocukları hastalandığında doktora gittiklerinde o kadar çok korkutuluyorlar ki doktorlar tarafından en küçük bir hastalıkta hemen bünyemizdeki %1 olan zararlı bakteriyle savaşmaktansa %99'u iyi ve bağırsaklarımız için çok yararlı olan bakteriler doktorlar tarafından verilen ve daha sonra hayat boyunca sağlık sorunlarına ve alerjilere neden olacak böylelikle de ilaç endüstrisine para pompalamaya devam edecek olan antibiyotikler veriliyor ufacık bünyelere.
Bisiklete binme demek yerine,
kask almaktir korkuya inat yapilacak olan
Bisiklet alıp, çevreci bir şekilde yaşadığınız şehri, doğayı doğaya zarar vermeden gezmek istiyorsunuz ama bisiklet satıcıları bisiklete küçük çocuklar için takılan aparatı satmak bile istemiyor. "Düşürürsün, çocuğun kafası kırılır" gibi korku söylemleriyle vazgeçirilmeye çalışılıyorsun.
Çocukken bir yere tırmanmaya çalışırken, 'aman düşüp bir yerini kıracaksın' öğretildi bana. O yüzden gidip bir yerlere tırmanasım pek yoktur. Farklı ülkelerde farklı dağlara çıkmışımdır hatta dağın tepesinde bayılmışımdır ama yine de çamurların içine basayım, profesyonel dağcılık yapayım filan yoktur bende.
Parklara gidiyoruz fiskiyeler açık, Delfina hemen soyunup içine dalıp ıslanır. Ben 'dur, hasta olacaksın' demem ama  benim içimden de 'ayakkabılarımı çıkarıp da bir ıslanayım şu sıcak havada' gelmez. Neden? Çünkü bana hep korku pompalanmıştım küçükkenden.
O yüzden hasta olması pahasına çocuğumun zihnine psikolojik engeller koymak istemiyorum. Çok tehlikeli şeyler yaptığında anlatıyorum neden yapmaması gerektiğini ama sürekli 'şimdi düşeceksin, şimdi kafanı kıracaksın' gibi söylemlerde bulunmamaya çalışıyorum. Bu yine de zor bir sınav benim için. Çünkü bendeki tüm öğretilmişlikler olumsuz ifadeler içeriyor. Kendimle bir nevi savaşıyorum, çoğu zaman yeniliyorum, ama kazandığım ve özgür bir ruh yetiştirmek adına başarabildiğim anlar da oluyor.
İki gün önce Delfina vapurun yerlerini tüm bedeniyle süpürdü, vapurdakiler bana kızım çocukla ilgilen moduna girdiler. Umursamadım. Bu benim annelik tarzım. Eğer yerlere yatmak istiyorsa, yatsın. Eve gidince yıkanacak zaten. Ve beklenen oldu, Delfina muhtemelen başka bir yerden de mikrop alarak ateşlendi [ki huysuzdu bir süredir meğer bundanmış], ertesi sabaha kulağına vurdu ve kulak enfeksiyonu yaşadı. Ateş, kulak ağrısı, baygın bakışlar vs... Aile hekimi hemen yazdı antibiyotiği, ben antibiyotiğe direnince de çocuğun iç kulağı delinir şeklinde konuşmayave korku pompolamaya başladı. Eve geldim vermedim hatta almadım bile yazdığı ilacı. Gece hafif ateşle geçti ve çok şükür şu an hiper haline geri döndü. Neşesi yerinde, kulağındaki ağrı gitmiş, biraz boğazlar savaşmaya devam ediyor ve öksürüyor ama geçecek. Şifa'yı Verene hamdediyorum. Ebeveyn olarak insan o kadar çaresiz ki!



Yaninda olup, kesfetmesine izin vermektir bana dusen..
Hep güzel anlar yaratmaya çalışıyorum özellikle o hasta olduğunda, sürekli güzel anılarımızı anlatıyorum, onu ne kadar sevdiğimi, iyi ki hayatımızda varolduğunu...ki hayata tutunsun, hastalığı yensin sevgiyle..
Ama önce tüm yaptıklarımla, beyin ve ruh enerjimle, şifayı Veren'den istiyorum..Yaptıklarıma gelince:

  • Balın içine bir damla hakiki kekik yağını damlatıp, içine zencefil, karabiber koyup verdim.
  • Keçiboynuzu pekmezi verdim.
  • Ayaklarının altına kekik ve nane yağlarını sürdüm.
  • Burnunun açık olması çok önemli, t-shirtunun omuzlarına ve yastığına hep biberiye yağı damlattım.
  • Burnu açılmaya başlayınca Abfen sinüs rinse kit'le burnu yıkadım, açılmasını sağlamaya çalıştım.
  • Delfina'ya hep burnundan nefes alması gerektiğini söyledim, o tatlı cadı da dinledi.
  • Buhar aletini açtım rahat nefes alsın diye.
  • Yemedi, zorlamadım ama seçenek sundum (1-2 gün yememe normal sayılıyor).
  • Sarımsağı incecik dilimleyip zeytinyağında az pişirdim ve yağın içinde beklettim. Ardından ortaya çıkan sarımsak yağını kulağının içine 1-2 damla damlattım.
  • Suyunun içine az miktar yemek sodası koydum, suyu öyle içirdim.
  • Limonu sıkıp, içine az tuz koyup boğazdaki enfeksiyonu alsın diye içirdim.
  • Ateşle başetmesine izin verdim, ilaç vermedim. Ama bilinç seviyesinin açıp olup-olmadığına hep baktım. Gecenin 3'unde oturup kitap bile okuduk hatta.

Çok ama çok zor bir dönem hastalık dönemi. Ama doktorun verdiği korkuyla antibiyotiğe başlasaydım, önümüzdeki bir hafta antibiyotik kullanmaya devam edecektik. O yüzden damarlarımıza pompolanan korkuya bir dur demenin vaktinin geldiğini düşünüyorum. Bırakalım korkuları bir tarafa, ve iç güdülerimizle yolun bizim için en doğrusunu bulmaya çalışalım..Korkular karanlıktır. Sadece karanlıkta bilmediğimiz bir odada neyin nerde olduğunu bilemediğimiz için korkarız. Işıkları açınca içimiz bir rahat eder. Korku kültürünü de işte böyle yenmeliyiz... Bize öğretilmiş korkulara hayır demeli, alıp bisikletimizi bebeğimizle birlikte kırlara açılmalıyız. Hayata bir kez geliyoruz, korkularla donatıp hayatı daha az yaşanabilir hale getirmeye ne gerek?

Korku'nun zıddı nedir? Korkusuzluk? Olmaz! Korkuyla başlıyor yine kelime.
Korku'nun zıddı, Özgürlük müdür? Kendinden Emin Olmak mıdır? Nedir? Bir fikri olan?

Gerisi burda...

Friday, 12 July 2013

Ev-yapımı Güneş Kremi

Güneş kremlerinin; hormonları nasıl etkilediklerini ve farklı markalar hakkında kıyamet gibi bilgi bulabilirsiniz farklı bloglarda ve internet sitelerinde. Ben de her anne gibi çocuğu için en iyisini araştıran bir anne olarak güneşten korunma konusunda okumaya ve çevremle konuşmaya başladım. Okudukça okudum. Ve yabancı bir markaya sadece 100ml için dolar üzerinden birsürü para bayılmaktansa, kremi kendim yapmaya karar verdim :)
Tarifimi paylaşmadan önce güneşle ve güneşlenmeyle ilgili bakış açımı sunmak isterim.

Güneş evet birçok açıdan mucizevi bir kaynak olsa da unutmamak gerekir ki güneşin ciddi yaşlandırıcı bir etkisi var ve Yeni Zelanda gibi ozon tabakasının ince olduğu ülkelerde cilt kanseri vakaları fazla. Diğer bir açıdan güneş kremleri hep yegane koruyucu gibi lanse ediliyor. Niye? Çünkü ardında kocaman ve pahalı bir endüstri var. Güneş kremlerinin içindekiler kısmına bir bakın, kaç kelimeyi anlayabiliyorsunuz bir düşünün. İçeriğini anlayamadığımız ürünleri ve vücudumuza olan etkilerini bilmeden maalesef ki alıp herşeyi emen cildimize düşünmeden sürebiliyoruz. Peki çocuklarımız?
Kızımla olan yolculuğumuz bana hayattaki herşeyi yeniden ve yeniden sorgulattı/sorgulatıyor. Bundan dört yıl önce birisi dese, ben güneş kremimi kendim yapıyorum diye, garip garip bakardım sanırım ama bugün oturdum tüm yaz boyunca yetecek güneş kremini kendim yaptım.
Tabi güneş kremi güneşten korunmayı tam sağlamıyor. Yıllardır şöyle bir gözlemim var: nedense gençliğinden beri bol bol güneşlenmiş yaşlı teyzeler, diğer yaşıtlarına göre çok daha buruşuk ve kırışık ciltliler. Muhtemelen gözlemim çok öznel ama nedense hep öyle gördüm. Ben ne zaman korumasız cildimi güneşe maruz bıraksam hemen cildimdeki benler çoğalır, cildim kızarır, ben küçük küçük sivilceler çıkar. Cildim güneşi maalesef çok tolere edemiyor. Evet korumasız her gün 10 dakika güneş banyosu yapmak çok yararlı, peki günün geri kalanında?
Ben giysilerle korunmaya inanıyorum. Bir uzun kollu bluz 15 derece güneş koruması sağlıyor. Bunu şapkayla destekleyerek güneş kremi kullanmadan dışarda gönül rahatlığıyla geziyorum [Yeni Zelanda hariç, çünkü güneşin, ince ozon tabakasından mütevellid ciddi yakıcı etkisi var]. Delfina plajdayken UVA korumalı mayoları var iki set, onları giyiyor ve tabii ki kafaya şapka. Güneş gözlüğünü istediğinde takıyor, onu da gözlükçüden aldık.
Özellikle 2 yasına kadarki tatillerimizde güneş ışınlarının dik geldiği 10-4 arası saatlerde plaja gitmedik. Unutmayın, tehlikeli saatlerde gölgede oturmak, güneşe maruz kalmadığınız anlamına gelmiyor. Beyaz taştan, kumdan, yerdeki fayanstan güneş ışınları yansıyıp tekrar size ve bebeğinize gelebiliyor ve zararlı olabiliyor. Dikkatli olmak lazım.
Korumasız, uzun süre ve aşırı süre olan güneşlenmeye inanmıyorum.
Kendim adıma da uzun süre güneş altında kalıp, ardından yaşlandırmayı geciktirici (!) kremler sürmeye de inanmıyorum.
Gelelim ev yapımı güneş kremimize. Güneş kremimizin ana koruyucu özellikte olan maddesi çinko oksit [zinc oxide]. Bilen bilir, İngiliz kolonisi ülkelerde cricket çok ünlü bir spor/oyundur. Cricket oyuncuları uzun süre güneş altında kaldıkları için yüzlerine kalınca bir katman çinko oksit sürerler. Çinkoyu araştırırken diş dolgularında da kullanıldığını öğrendim. Hemen dişçi olan kuzenimi aradım. O da onayladı, öyle ki dolguları doldurmadan önce çinko oksit sürüyorlarmış karanfil yağıyla birlikte, ve bu çinko oksit diş röntgeni çekildiğinde maddenin altında kalan yapıyı göstermiyormuş. Yani ışınlara karşı çok etkili, katman oluşturuyor. Öte yandan, doğada direkt bulunabilen bir madde değil, sentetik bir madde. Forumlarda susam yağının da güneş koruması için kullanıldığını öğrendim. Ama daha sonra susam yağının kılları güçlendirdiğini ve kıl oranını arttırdığını okudum. Ama evet yağlar içinde en yüksek faktör [SPF 15] koruma sağlayan yağ susam yağıymış. Yine de kıl konusuna kıl olaraktan güneş kreminde yer almamasına ve çinko bazlı bir tarif yapmak istediğime karar verdim.
Wellness Mama'dan bir tarif gördüm ve onu uygulamaya karar verdim.
Tarifimiz şöyle:


Ev-yapımı güneş kremi:


  • 1/2 bardak sızma zeytinyağı
  • 1/4 bardak organik hindistan cevizi yağı [doğal SPF 4)
  • 1/4 bardak balmumu
  • 2 çorba kaşığı organik karite yağı [Shea Butter] [Doğal SPF 4-5]
  • 2 çorba kaşığı nano olmayan çinko oksit [20+ SPF]
  • 1 damla organik çayağacı ya da biberiye yağı [tercihinize bağlı]
  • 2 damla yasemin yağı [tercihinize bağlı]

Nasıl yapılır?

  1. Çinko oksit ve esansiyel yağlar [çayağacı ve yasemin] hariç tüm malzemeleri bir cam kavanoza koydum.
  2. Ocağa bir küçük tencere koyup, içine iki su bardağı kadar su koyup, kaynatmaya başladım. Bu esnada cam kavanozu benmari usulü tencerenin içine yerleştirdim.
  3. Hepsi eriyip, kaynaştıktan sonra, ağzımı bir tülbentle kapayıp iki kaşık çinko oksiti [direkt solunulmaması tavsiye ediliyor] sıvı haline gelen diğer malzemelerle karıştırdım
  4. Çinkoyu ekledikten sonra cam kavanozu tencereden çıkarttım ve karıştırmaya devam ettim
  5. Sıcaklık biraz soğuyunca içlerine esansiyel yağlarımı ekleyip şişelerime kremi koydum, soğumaya bıraktım.

Hepsi bu!
Verdiğim tarif üzerinden 40 ml'lik dört şişe çıkıyor
Notlar ve Püf noktaları

  • Karite yağının hücre yenileyici özelliği var, kırışıklıklar için kullanılan bir yağ. Ayrıca, karite yağını koymamızın ana nedeni waterproof yani şu geçirmez özelliği katması kremimize.
  • Hindistan cevizinin faydaları saymakla bitmiyor zaten.
  • Balmumu konusunda dikkatli olmalısınız. Piyasada satılan birçok balmumu parafin içeriyor doğal değil. Bu tarz balmumları ucuz ve aldatıcı. Kaş yapıyorum derken göz çıkartmamak gerekiyor. Malzemelerinizi aldığınız tedarikçiyi iyi seçmeli, bol sorular sormalısınız. Ben arıcılardan alıyorum hakiki balmumunu.
  • Esansiyel yağlara gelince: Bu tamamen tercih meselesi. Ben şişe içinde herhangi bir bakteri oluşumunu engellemek için çayağacı damlattım 1 damla kadar. Kokusunu güzelleştirmek adına da evde olan yasemin yağını kullandım. Sizde mesela vanilya yağı ya da başka bir yağ varsa kullanabilirsiniz. Yalnız turunçgillerden olan yağları kullanmamanızı tavsiye ediyorum. Çünkü ciltte leke birabildiği söyleniyor. Güneş kreminde kullanılmaması gereken esansiyel yağların bir listesini buradan bulabilirsiniz.
  • Çinko oksiti bulmak biraz zor. Kimse iki çorba kaşığı kadar nereden alınır bilmiyor. Çok araştırmam gerekti ama sonunda buldum. Buldum da öyle iki çorba kaşığı kadar satan yer bulamadım ve kilolarca almak zorunda kaldım. Dileyenlere maaliyetini karşılayacak şekilde iki çorba kaşığı tedarik edebilirim. Ya da bu kadar ürünü hazırlamakla uğraşamam diyenlere, yardımcı olabilirim. Özelden bana yazabilirsiniz: korinakrem@gmail.com. Benim kullandığım çinko oksit en üst seviye altın mühür diye geçiyor. Dikkat etmeniz gereken şey nano teknolojisi olmamalı çinko oksit. Zaten nano olan çok pahalı oluyormuş. Nano teknoloji ile üretilenler derinin altından vücuda sızıyor, derinin üstünde kalıp kalkan vazifesi görmek yerine. 
  • Çinko hariç tüm malzemeleri yıllar geçtikçe tek bir dükkandan bulmakta zorlanıyorum, alırken de yağların son kullanma tarihlerini sorun lütfen. Yağların raf ömrü 1.5 ile 2 yıl arası değişiyor. Sizin alacağınız yağların raf ömrü en az bir yıl daha olması lazım. Bir diğer sorun da bu yağların kiloyla satılmaları. Yani yıllık ihtiyacınız kadar güneş kremi yapmak için kilolarca yağ almak zorunda kalabiliyorsunuz.
20+ faktörlü güneş kremi yapmak o kadar da zor değilmiş. Evet herşeyde olduğu gibi bunda da emek var ama hiçbir şey imkansız değil. Bir nevi hobi olarak görüyorum evde yapılmaz denilen ürünleri evde hazırlamayı. Pek de keyifli. Hele yanınızda size eşlik eden kafa bir arkadaşınız varsa, pek de güzel. Sevgili Hande ve Bengisu'ya bugün bize katıldıkları için sonsuz sevgiler..
Bu arada siz de çocuğunuzla bu etkinliği birlikte yapmak isterseniz, bırakın çocuğunuz balmumunun dokusunu parmaklarıyla hissetsin; karite yağının kayganlığını hissetsin; ona güneşin hikayelerini anlatın karışımı karıştırırken; nasıl da güneşin bizi beslediğini, bize sonsuz yararları olduğunu ama bir taraftan da bizim güneşe karşı korunmamız gerektiğini... Hikayeler bitmez... Her iş, zevkle çocuklarla birlikte yapılabilir..
Hayatta küçük zevkler var insanı çok mutlu eden. Benim için evde güneş kremi yapmak da böyle bir şeydi.
Keyifli yazlar, istakoz gibi kızarmamalar...
Sevgiyle, keyifle, sağlıkla...
Sonradan ekleme bilgi: 2014'un başlarında Yeni Zelanda [YZ]'daydık. YZ'da ozon tabakası Kuzey Yarım Küredeki endüstrileşmenin tetiklemesiyle daha ince ve o yüzden YZ'da cildinizi güneşe karşı iyi korumalısınız yoksa vücuttaki lekeler artıyor ya da cilt kanseri olunuyor. YZ'daki Cancer Society'in hazırladığı özel güneş kremleri satılıyor, içeriğindeki en büyük etken maddeyse çinko oksit. Oradan aldığım doğa ve sağlık magazinlerinde de tavsiye edilen ana güneş koruyucu madde çinko oksit.
2018'den bir not: Beş yıllık kendi güneş kremimizi kendimiz yapmamız ve çevremdeki sevdiklerimle paylaşma macerasından sonra, 2018 itibariyle görüyorum ki tarifi açıkça paylaşmış olsam da modern zamanlarda insanların en kıymetlisi 'zaman' bulmak ya da daha doğrusu zaman bulamamak! O yüzden Delfina ve Delfina'nın kardeşi Koru'nun isimlerinin karışımı Korina doğdu. Korina aynı zamanda özgürlüğüne düşkün Ege'li Yunan bir şairin adı ve o hep görmeyi çok arzuladığım Peru'nun yerli dilinin adı. %100 doğal ve içindeki yağların %80'ini organik sertifikalı yağlardan ürettiğim, altın mühür cinsinden çinko oksit güneş kremini www.instagram.com/KorinaKrem veya www.korinakrem.com adresinden benimle iletişime geçerek edinebilirsiniz. Ben beş yıl önce bu tarifi paylaştığımda benim bildiğim kadarıyla Türkçe yazılmış bir güneş kremi tarifi yoktu, şimdiyse bol bol var. İlgimi çeken bir diğer nokta bu tarif birçok butik firma tarafından uygulanmış ve bana sorarsanız çok yüksek fiyatlara satılıyor. Ben her ekonomik seviyeden insanların organik ürünlere ulaşabilmeleri gerektiğine inanıyorum ve hatta 'el insaf!' diyorum piyasadaki organik bile olmayan el yapımı güneş kremlerinin satıldığı rakamları görünce. Bir diğer konu ise tüketicinin kandırılma sorunu. Her ne kadar krem yapmak için benim de kullandığım yağlar soğuk sıkım olsa da kremi oluşturabilmek için bu yağlar ısıl işleme maruz kalıyorlar ve soğuk sıkım olmuş olmaları birşey ifade etmiyor. Organik yağ kullanmayıp, reklamını yaparken soğuk sıkım kullandık diyen firmalara lütfen itibar etmeyin. Bu göz göre göre tüketiciyi kandırmak oluyor.  Güneşli zamanlarımızın keyifle ve sağlıkla geçmesi dileğimle...
 


Gerisi burda...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...