My photo
a utopist, a green, a free soul, a liberal, a young (well let's say 'a new' rather than 'young') mother, a rebel, a thinker, a smiler, a wonderer, a note, a butterfly, a rainbow, a nymph, a kite, a wave, a breeze from the sea, a purple soul, a chocolate-addict, a lover...

Wednesday, 22 April 2015

Urla'da geçmiş bir çocukluk

Urla


Çocukluğumun üç ayı ve yıl boyunca her Pazarı Urla’da geçti. Kış boyu İzmir’de çok sıkılırdım. Çevrede beni annemin götüreceği bir park yoktu, olsa bile annemin benim parkta oynamamı bekleyecek kadar sabrı hiç olmazdı. Tüm kış boyunca yaz olmasını ve Urla’da gönlümce oynamayı beklerdim. Legolar, Amerikan çamuru (şimdinin oyun hamuru) olmasa zaman nasıl geçerdi bilemem. Kış olabildiğince sıkıcı; yaz olabildiğince keyifliydi. Hangi çocuk isterdi ki dört duvar arasında sıkışş kalmayı? Abilerim ve ablam tüm gün okuldaydı; bana düşense onların eve dönmelerini beklemekti. Park yoktu etrafımızda dedim ya, evi parka dönüştürmekten başka çarem de yoktu. Kapı kirişlerine, iki duvar arasına, kalorifer borularına tırmanırdım. Divanın uzun minderlerinden annem salonda olmadığı zamanlarda kaydırak yapıp kayardım. Arkadaş ya da kuzen gelmişse evimize yine yastıklardan çadır yapardık. Yazınsa tüm oyunlar ve arkadaşlarım Urla’da beni beklerdi. Urla Yücesahil’deki evimizin etrafında şimdiki kadar ev yoktu bundan 25 yıl önce. Futbolu şimdi yerine dört ev gelen alanda kendiliğinden biten yeşil çimlerin üstünde oynardık. Oyunparkı da yoktu o zamanlar çevrede ama kimin ihtiyacı olurdu ki Yücesahil gibi bir yerde plastik ve metalden yapılmış oyun parkı oyuncaklarına?! Bizim tırmanacak ağaçlarımız; ve etrafta keşfedecek yılan, kaplumbağa, kirpi, yarasalarımız vardı. Sabahları güne denize girmekle başlardık. Bizim denizin kumu çok incedir ve karadır. Yüzerken dalıp çamuru alıp birbirimize atardık. Hava rüzgarlıysa rüzgarın oluşturduğu dalgaların içine dalma; deniz içinde en çok kim takla atar yarışması yapardık. Deniz kirliliği nedir bilmezdik ta ki büyük bir deniz yolcu gemisi bizim koya gelip, çöplerini denizimize atıncaya kadar. Mahallelinin çocukları bir gecede denizde oluşan deniz analarından denizimizi temizleme harekatı başlatmıştık. Herkes eline aldığı denizanasını elinde çok tutmadan bir sağ bir sol eline atarak kıyıya gelip, açtığımız büyük çukurlara attık. Deniz anasını bir elde uzun süre tutunca deniz anası ele yapışıyordu, tabii o zamanlar bilmiyorduk ki denizanaları denizi temizlemeye çalışan canlılardı. Biz onları kirlilik sanıp denizimizden temizlemeye çalışştık.. Kendimizce denizimizi koruyorduk. Denizde 12 ile 3 arası kalmamalıydık yoksa akşama tüm vücudumuza yoğurt sürmemiz gerekirdi. Denizden 12’den önce eve gelmeye çalışırdık. Duş alıp bahçeye indiğimizde tulumbadan su çeker, bahçede büyüyen karpuzları mahalledeki ‘çete’mle duvara vurarak parçalara ayırır; karpuzun beyaz kısmına kadar kemirirdik. Öğlen yemeğine ihtiyacımız olmazdı; ne zaman açıksak bahçeden salatalık, domates, biber, muşmula, şeftali, kırmızı erik koparıp yerdik.
Gün boyunca Urla’nın o güzel ve bereketli çamuruyla oynardık. Çamurdan köfte, pekmez, pasta yapardık. Şimdiki çocuklar gibi 20 dakka oynamaz, saatlerimizi verirdik çamurla oynamaya. Seramik ve çini sanatlarına duyduğum aşk ve tutkunun hep Urla’nın çamurundan geldiğini düşünürüm. Bilirim ki çamur tüm statik enerjini alır, seni rahatlatır, sen çamuru yoğurdukça; o,  içindeki duyguları da yoğurur, Urla’nın sıcak güneşi altında yaşanmışğını pişirirsin. Kumları elerken günlük yaşamın dertlerini de elersin; büyük kum parçalarından kümeler yapıp, içini usulca açarsın, sonra içine yavaşça tulumbadan çekilmiş su ve ince kum eklerken oranı tam tutturmaya çalışırsın ki pekmez tam kıvamlı olsun. Pekmezin kıvamını ayarlamak çok önemlidir;ne çok cıvık ne çok katı olmalı. Bazen yaptığımız pekmezi elimize alıp birbirimizin üstüne atardık ya da duvara çamur atma yarışması. Eğer çok kirlenirsek çözüm her zaman su savaşıydı. Bahçe hortumlarını açar birbirimizi sevinç çığlıklarıyla ıslatırdık.  Akşamüstleri günebakanlardan bir tane koparıp teyzemin evinin ve Naciye Teyzenin ortak duvarının üstüne çıkıp; günebakanları çocuk sayısınca parçalara ayırıp çiğdem çıtlatırdık taze taze. Teyzemle Naciye Teyze de mahalle dedikodularını anlatırdı bu esnada birbirlerine.  Güneşin kavurucu etkisinin günbatımı zamanının yaklaşmasıyla azalması demek bisikletle mahalleyi turlama zamanınının gelmiş olması demekti. Akşama doğru Yedi Kardeşler Dondurmacısının sarı minibüsünden gelen müziği duyar duymaz balkonun altına gider ‘anne bana parar atsana dondurma alıcam’ derdik. Annem balkondan 1.000.000 lira atardı ve ben koşa koşa Yedi Kardeşler arabasını yakalamaya çalışırdım diğer çocuklarla birlikte. Hava çok bunaltıcı olduğunda arkadaşların evinde ya da bizim evin altındaki garajda evcilik, doktorculuk oynardık. Evcilik oynarken akşam sefasının tohumlarını toplayıp çorba yapardık; sardunyanın çiçek yapraklarından da takma tırnak. Gülün dikenlerini koparıp üstüste takarak şekiller oluştururduk. Yazın en az bir kere akşam hava karardıktan sonra palmiye yapraklarını toplayarak ateş yakıp üstünden atlardık. Bir keresinde hatırlıyorum söndürememiştik de eniştem bahçe hortumuyla gelip ateşi söndürmüştü. Çok eğlenirdik. Akşam yemeğinden sonra mutlaka mahallenin çocukları ve gençleri ayrı ayrı toplanır oyunlar oynardı.
Ablamların grubu mahallenin kaldırımlarına oturup bağlama çalar, şarkı söyler, çiğdem çıtlatır, gazoz içerlerdi. Aşure zamanı geldiğinde mahalleliyi tek tek gezip aşure dağıtırdık. Mahalle küçüktü ama çok güzeldi. İlkokul çağlarında balıkçı amcalar bize ağlardan bir ‘klüp çadırı’ kurmuşlardı. Çadırın içine girip birbirimize hikayeler anlatır, şarkı söylerdik. Sonra pirelendik hepimiz (muhtemelen ağlar ve kedilerden dolayı) ve klüp çadırımızı büyükler yıktı.. Yine de birbirimizin evlerinde, ağaçların gölgesinde buluşup hayal kurmaya devam ediyorduk. Ne zaman bisiklet binerken diz kapaklarımı parçalasam ya da biryerden atlarken düşsem eve ağlayarak gelirdim, annem ve ablam da dizlerimdeki kanları temizlerdi. Çocukluğum boyunca diz kapaklarımın hasarsız olduğu bir anı hatırlamıyorum. Bisikletle zenginlerin evlerinin olduğu tepeye çıkıp, ordan yokuş aşağı kendimizi bırakırdık. Yokuşu çıkmak çok zahmetli ama bisikletle yokuş aşağı giderken rüzgarı yüzünde ve ruhunda hissetmek bir o kadar keyifli. Yaz sonu komşuların dökülen zeytinlerini toplamalarına yardım ederdik, eski yağ tenekelerinin içine binlerce zeytin toplardık. Yazın sonuna yaklaştığımızın emarelerinden biri de salça yapımı ve özellikle tarhana masalarının kurulmasıydı. Salçayı yaparken ikinci kattaki balkonu kullanır, yüzlerce domates ve kırmızı biberi doğrardık; tarhana içinse önce çevreden tarhun otu toplanır ardından aşağı kattaki tüm masalar tarhana için seferber edilirdi. Masalar boyu tarhana gelip gidilip ters-yüz edilir; aradan bir süre geçtikten sonra da un haline getirilmesi için uğraşılırdı. Yeri çocuklar olarak binkez süpürür; tarhanayı eler, anneme yardım etmeye çalışırdık.
Arada bir Urla merkeze gitmekse sıkıcıydı. Annemlerin saatlerce balık, et, ekmek, manav alı
şverişi yapmasını beklerdim arabada. Arkadaşlarımdan uzak, çok sıkıcıydı beklemek. Eskiden Safiye Abla’nın ineği vardı. Tüm karpuz ve kavun kabuklarını, yemek artıklarını Safiye Abla’nın ineğine götürürdük. İnek kocaman bir hayvandı, o yüzden ona yaklaşmak bir adrenalin nedeniydi. Yine de ineğin kokusu ve ona yaklaşıp ona yemek vermek beni mutlu ederdi. Safiye Abla o ahşap evden ayrıldıktan sonra, bisikletle 10 dakika uzaklıktaki bir çiftlikten süt  almaya ben giderdim zeytin ağaçlarının arasından.

O kadar güzeldir ki Zeytinalanı, ben hala zeytinin yeşilinde kaybolurum, ruhum huzura erer. Urla’da büyümek beni ben yapan en güzel hayat kaynağıdır. Tüm kutsal meyveler, başta mucizevi incir ve zeytin Urla’ya hastır. Ne de olsa tarihteki en eski zeytinyağı fabrikası bile benim küçüklüğümün geçtiği yerdedir. Çocukluğumun on kışı bir yazına bedeldir. Çünkü ben Urla olurum; çamuruyla, denizinin mavisiyle, günbatımının eşsiz renkleriyle, ilkbaharının çiçekleri ve erikleriyle; yazının kavurucu sıcaklığı ve dondurmanın serinletici etkisiyle; sonbaharının kesici rüzgarıyla, kışının portakal ve mandalinalarıyla.. Urla’da çocuk olmak çok güzeldir; keşfetmek; dokunmak; hissetmek; hayal kurmak; ağustos böceklerinin sesini dinlerken salıncakta uykuya dalmak; gece yıldızları izlemek; akşam yemeğinden önce taze biber toplamak; kaynatılmış süt darısı yemek; bisikletten düşmek; günde en az beş kez kirlenen üstünü değiştirmek; sineklerden korunmak için cibinliğin içinde uyumak; mahallenin çocuklarıyla ağaca tırmanmak. İzmir’de yaşadığım çocukluk günlerime dair pek bir şey hatırlamam ama Urla’da geçirdiğim tüm mutlu anlar şu anki Esra’nın mutluluk ve umut nedenleridir. Beni ben yapan çocukluğumdaki mutlu ve neşe dolu anlardır. Kimsenin bana oyun kurmasına ihtiyacım da yoktu şimdiki çocukların aksine. Tüm oyunları ben ve arkadaşlarım kurardık, hayal ederdik, saatlerce kırkayakları ve karıncalarla tırtılları inceleyebilirdik. Büyüklerin bizim dünyamıza girmesine gerek yoktu; bizim dünyamızın fatihleri bizlerdik. Şimdi anne olmuş Esra kendi kızıyla kendi çocukluğundaki gibi zaman geçiriyor, ama maalesef benim kızım kendi başına eğlenmeyi, oyun kurmayı bilmiyor. Onu Urla’nın çamuruyla oynatmaya çalışğımda yazları hemen sıkılıyor. Çünkü o onun dünyası değil. O İstanbul’da büyüyen bir çocuk. Her yer kum – toprak  değil; beton. Etrafta tırmanacak ağaçtan ziyade; inşaat var. Öyle ki yaptığı resimlerde evlerin demirlerini, temellerini çiziyor kızım. Etrafındaki kiraz ağaçlarına bakarak değil de kaldırımdaki köpek kakalarına basmamak için kaldırımı izleyerek yürüyor. Bir çocuk hangi ortamda doğup büyürse; o ortamın şartları onun ‘doğal’ı olurmuş. Benim doğalımda ağaçlar, çiçekler, arılar, çamur var; bakalım o büyüdüğünde onun doğalının ne olduğunu söyleyecek...


Gerisi burda...

Sunday, 15 March 2015

Home made Peanut Butter / Ev-yapımı Fıstık Ezmesi

Peanut butter is one of the things that is not that easy to find in Turkish supermarkets. They are a bit expensive compared to similar jarred, processed food. Well, as I used to / had to make make my own yoghurt or bread when I used to live outside Turkey, I decided to make peanut butter for my husband who loves peanut butter a lot. I went to one of the herb shops (aktar), that you can find pretty much everywhere in Turkey, and bought 250 grams of ground peanuts. When I came home I washed them and put them in a blender and then added half a glass of drinking water, 1.5 teaspoons of salt, 2 tablespoons of hazelnut oil and blended them till they got smooth and creamy. We quite liked it, hope you enjoy it too! If you like your peanut butter not savoury but sweet, you can add as much brown sugar or honey (make sure the honey doesn't touch any piece of metal as this changes the chemistry in honey. I prefer using wooden spoons when it comes to honey) as you want. Enjoy!



Ben lisedeyken ileride ekmeğini, yoğurdunu, humusunu, peynirini, kremini, diş macununu ileride kendin yapacaksın deseler inanmazdım. Kore'ye ilk gittiğimde peynir, yoğurt yoktu ve benim olmazsa olmazlarımdı. Ekmeğin tadı da yumuşak, şekerli, ıslak gibiydi. O yüzden ilk olarak Kore'de başladım ekmeğimi yoğurmaya, yoğurdumu mayalamaya. En kolay yoğurt mayaladığım ülke de Kore oldu çünkü tüm evler yerden ısıtmalı Kore'de. O yüzden sütü alıp ısıtıp, [içine Hollandalı bir markanın yarısı müesli, yarısı yoğurt olan ürününü alıp, sadece yoğurt olan kısmını yoğurdun ilk mayasını oluşturacak şekilde kullanıyordum, ardından da hep yoğurdun kendinden mayasını alıyordum], içine mayayı koyup kabı hiç sarmadan direkt yerin üstüne koyuyordum, yerden gelen ısıyla birkaç saat içinde yoğurdum hazır oluyordu, hem de ne yoğurt oluyordu kaymaksı :)
Türkiye'de çok şükür her istediğimizi buluyoruz diyebiliriz. Eşim fıstık ezmesini çok seviyor ama anlamadığımız bir nedenden dolayı tatlı değil de tuzlu fıstık ezmelerinin fiyatı bulsanız bile çok pahalı. Ben de çoğu şeyde olduğu gibi kendim yapmaya karar verdim fıstık ezmesini. Hiç bu kadar kolay olacağını düşünmemiştim. Aktardan yer fıstığı aldım eve geldim. Malzemeler:
  • 250 gram yer fıstığı
  • Yarım su bardağı içme suyu
  • 1,5 çay kaşığı tuz
  • 2 çorba kaşığı fındık yağı
Öncelikle fıstıkları yıkamanız gerekiyor, üstünde kalan kumlardan temizlemek için [aktardan aldığım rezene tohumundan, kuru duta kadar herşeyi yıkarım çünkü nasıl kurutulduklarını bilmiyoruz ve üstlerinde mutlaka kum kalıyor ve zavallı böbreklerimizi zorluyor, özellikle çocukların].
Kabuklarını ister koyun ister soymayın. Yıkama esnasında çok çabuk soyuldu kabukları, ama eşim marketten aldığımız yer fıstığı ezmelerinin renginin bizim evde yaptığımızdan daha koyu renkli olmasının nedenini kabuklarıyla ezilmiş olmalarına bağladı. Biz de ayıklamış olduğum kabukları atmadık, bugün köri yaparsak içine koyacağız. Zaten bir yerde okumuştum fıstıkların kabuklarıyla tüketilmesi gerektiğini. Ayrıca kağıt boyamada kullanılabilir kabuklar diye düşündüm. Hepsini doğrayıcının içine koyup iyice kremamsi oluncaya kadar doğrayıcıdan geçiriyorsunuz ve fıstık ezmeniz hazır. Eğer tatlı fıstık ezmesi seviyorsanız içine ağız tadınıza göre kahverengi şeker ya da doğrayıcıdan çıkardıktan sonra tahta kaşıkla bal koyabilirsiniz.
Gezmek ve anneliğin bana öğrettiği ana şey: herşeyi kendin yapabilirsin ;)
Gerisi burda...

Thursday, 15 January 2015

Aksan, Yöresel Zenginlik ve Çocuklar

Aksanlar insanların büyüdüğü yerlerin aksi yani yansımasıdır. Aksan, o yörenin coğrafyasını, insanların olaylara bakışını, kuşlarını, yemeklerini yansıtır.  Ne kadar çok aksanı varsa bir yörenin o kadar renkli bence yaşam tarzı ve yarattığı kültür. Türkiye gibi büyük coğrafyası olan bir ülkenin ürettiği sanatçıların aksan zayıflıkları şaşırtıcı. Yabancılığa özenen, sesi İngilizce gibi çıkan garip çakma bir aksan ortaya çıkmaya başladı son 10-20 yıldır. Şarkıcılar da bu çakma aksanı kullanıyor. Halbu ki Özay Gönlüm'ü Özay Gönlüm, Barış Manço'yu Barış Manço, Cem Karaca'yı Cem Karaca yapan neydi? Bu sanatçılar bence hakiki sanatçıydı. Barış Manço, Cem Karaca, Erkin Koray ve niceleri Batı'dan aldıkları nota sistemi ve müzik türünü , Anadolu'nun deyimleri, ifadeleri, kimi zaman aksanı ve zenginliği içinde ne güzel de harmanlamışlardı.
Son 1,5 yıldır kızımın gittiği ana okulunda interaktif İngilizce dersleri veriyorum. Ders esnasında bir şey oldu, sınıf öğretmeni sınıfa geldi ve bir şey dedi, ben de 'demin yapmıştık ya' gibilerinden bir cümle söyledim. Tabi yazıldığı gibi 'demin' olarak değil, 'temin' olarak telaffuz etmişim kelimeyi. Kafası hızlı çalışan öğrencilerimden bir tanesi 'temin' değil o 'demin' diyerek beni düzeltti. Ben de dedim ki 'ama ben İzmir'liyim'. Öğrencim bu cevabı hiç beklemiyordu, şaşkınlık içinde kaldı. Ben de her yörenin bir şivesi , her dilin bir aksanı olduğundan bahsettim, İngilizce'den örnekler verdim. Çok şaşırdı öğrencilerimin hepsi, ama kafalarında yeni bir ufkun açıldığını görebiliyordum konuşmayı yaparken.
Delfina'nın da aksanı ortaya çıkmaya başladı. Türkçe için İstanbullu'lar böyle konuşur, İzmirli'ler şöyle konuşur diye örnekler veriyor. Aksanla ilgili olmasa da yöresel farklılıkla ilgili ne zaman sarma yesek şöyle diyor: 'İstanbullular dolma diyor buna halbuki bu sarılıyor, sarma bu, biz sarma diyoruz' diyor.
Yeni Zelanda aksanı kullanarak İngilizce konuşuyor, çok tatlı oluyor, Yeni Zelanda İngilizcesi İngiliz İngilizcesine çok yakındır ama 'ı' ve 'i' seslerini aynı duyar ve söyler çoğu Yeni Zelandalı. Örneğin bear ve beer arasındaki ses farkını duymazlar. Delfina da 'milk' kelimesi 'mılk' olarak telaffuz ediyor, çok hoşuma gidiyor :) İşin garibi ben böyle Yeni Zelanda aksanıyla alay geçiyorum ama yeni tanıştığım tüm yabancılar ve arkadaşlarım benim aksanımın da Yeni Zelanda aksanı olduğunu söylüyorlar, ee ne demişler körle yatan :)
Dün bundan 2 yıl önce Moda Park'ında tanıştığım Zelike (kendisi çocuk bakıcılığı yapan hayalleri olan ve hayalleri peşinden giden biri. İyi bir işi varken, sadece çocuk pedagojisi üzerine kendisini geliştirmek istediği için işinden ayrıldı ve su an birçok yerden eğitim alıyor) dün bana çocuklara kitap okurken daha iyi bir aksanla kitap okuyabilmek için diksiyon dersi aldığını söyledi. Bence yaptığı çok idealistik, ve işini ne kadar özenle yaptığının göstergesi. Yine de, ben de ne yapayım, aksanların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yöresel farklılıklar zenginlik kanımca, aynı bir gökkuşağı gibi. Bu güzel renklerin hepsini alıp tek bir kalıba sokulması beni huzursuz ediyor. Diksiyona vs. tabii ki karşı değilim, benim hassasiyetim kültürlerin amalgamlaştırılması. Kitap Okuyan Çocuklar olarak kurduğumuz ve kuracağımız kütüphaneler için de kültürlerin ve yörelerin kütüphane içinde çocuklara yansıtılması çok önemli. Kadıköy'deki kütüphane kurulurken çok dedim, Kadıköy'ün sembollerinden bazılarını (boğa, Haydarpaşa Garı, Kadıköy İskelesi gibi) ahşap plakaya silüetlerini kestirelim, kütüphanenin dış cephesinin kaplaması öyle olsun, içeride duvarlarda hem dünya hem Türkiye hem de Kadıköy merkezli İstanbul haritaları olsun, Kadıköyle ilgili resimlerin olduğu bir kitapçık olsun diye. Kütüphanenin tüm hazırlıkları üç haftada bitirildiği ve ardından belediyeden bir bütçe çıkmadığı için hala yapılabilmiş değil tabi. Umarım ileride ve yeni açacağımız kütüphanelerde olur. Çocukların yerel, yöresel olanı görmeleri; hayal güçlerinin o zenginliklerle beslenmesi çok önemli. Yöresel olanın bilinip, sahiplenilmesi de aynı oranda önemli. Kişi kendinden bilir meseleyi, benim ruhumda efeler çıktı mı sahneye, benim ruhum acar kanatlarını efeler gibi ve ruhum coşarak uçar mutlulukla. Ben yöremi, zenytinimi, toprağımı, oya işlerini, ahşap işlemeciliğini, yöresel müziğimi, dansımı çok severim. Son bir haftadır Özay Gönlüm izliyorum internetten. Ne büyük zenginlik! Hikayeleri, müziği, gırtlağı, enstrümanı zenginlik ötesi zenginlik. 
Çocuklarımıza yöresel olanı göstermemiz, tarhana çorbasının, salçanın hazırlanışını, malzemenin kökenini göstererek öğretmemiz çok önemli. Yöresellik en büyük zenginlik; yüzyıllar ötesi bir miras içinde bulunduğumuz kültür. O yüzden alın çocuklarınızı bir Kapalı Çarşı'ya gidin, orda tadın farklı yöreleri, gösterin el-işçiliğini, farklı renkleri çocuklarınıza; inanın çok kökler katar çocuklarınıza. Aksanlarınızdan, şivelerinizden utanmayın, bu farklı ses ve melodilerin zenginliğini kutlayın.
Gerisi burda...

Thursday, 1 January 2015

Kaydirak, Trampolin Burası Ev mi, yoksa Oyun Parkı mı?

Delfina doğduktan sonra ilk 3-4 ay sabahlara kadar uyumadı, nedendir bilinmez. Yoğun emdirme, uykusuz geçen geceler ve günler derken geldi Delfina bir yaşına. 13 aylıktı gece 12 olurdu hala bizimkinde uyku yok, ama hep erken yatıp erken kalkmaya eğilimli bir ebeveyn için yorgunluk olurdu. 13 aylıktı Delfina internetten kaydırak sipariş verdim, 2012 fiyatıyla 250TL'ydi yanlış hatırlamıyorsam potalı bir kaydırak aldım. Gece 12'lere kadar uyumayan çocuk, iki kere kaydırağa çıkıp, kayıyordu sonra hooop doğru uykuya. Ben Delfina'ya genel olarak kitap ve ahşap oyuncak haricinde oyuncak almadım (istisnalar arada olmuş olabilir tabi), bizim eve gelip ahşap olmayan oyuncak görürseniz ya takastır, ya da hediye gelmiştir. Bence küçük küçük oyuncaklara küçük gibi gözüken, ama bu oyuncaklara verilen para toplandığında büyük mebla tutan oyuncaklar almak yerine; kış ya da hastalık günlerinde dışarı çıkılamadığı zamanlarda çocuğun enerjisini atmasını sağlayacak, ya da arkadaşlarıyla örneğin  kaydırak partisi yapılabilecek büyük oyuncaklar daha mantıklı. Sanmayın ki eve kaydırak geldiğinde evim çok büyüktü. 2+1 bir dairede oturuyorduk ve salon şimdikinden çok küçüktü. Kaydırağı salonun tam ortasına koymuştuk, mesut bir şekilde Delfina kaydıraktan kayardı. Bulunduğumuz semtte güzel ve aktif kullanılan bir çocuk parkı olmadığı için de kaydırak harika bir seçim oldu. Eve salıncak almadım, çünkü salıncak çocuğun pasif bir şekilde üzerinde durduğu bir oyuncak; enerji harcamıyor üstünde.

Delfina'nin gozunden ve kaleminden
trampolin
Delfina şimdi 4 yasında ve ben ona doğum günü hediyesi olarak internetten 102cm genişliğinde bir trampolin aldım. Her gün üstünde hopluyor, sadece o değil tabi biz de hopluyoruz. Trampolinin ayakları vida usulü geçmeli. Kaldırmak istediğinizde ayakları söküp bir dolabın arkasına koyabilirsiniz. Trampolin hem kaslarını geliştirmeye, hem enerjisini atmaya hem üzerinde evcilik ya da gemicilik oynamaya  hem de bağırsaklarının gün içinde 1-2 kez çalışmasına neden oluyor. Eğer siz de benim gibi internetten sipariş verirseniz tavsiyem kargocu gitmeden koliyi açıp içini kontrol etmeniz. Ben bunu yapmadım ve kutuyu açtığımda trampolinin toz içinde olduğunu, ve de yan tarafını kaplayan koruyucu renkli bantın taşınma esnasında delindiğini farkettim. Tekrar kargo şirketini arayıp, ürünü yollayıp, internet şirketinin geri ödeme yapmasını bekleyecek sabrım yoktu işin açıkçası, ve kargocunun trampolini teslim etmesini evde arkadaşıyla bekleyen Delfina'nın hayalkırıklığı beni üzmüştü. Ben de ürünü geri iade etmeme kararı aldım, çünkü trampolini trampolin yapan işlevde sorun yoktu.
Her aileye tavsiye ederim. Bizim evin girişine koyduk trampolini, artık bize gelip salona geçmek isteyenler trampolinde zıplayarak koltuğa geçmek zorunda :)

Gerisi burda...

Friday, 12 December 2014

Şekersiz pasta kreması ya da çikolatalı mousse

Delfina'ya bebekliğinden beri yemesi çok sağlıklı; potasyum, lif, A, D, E, K vitaminlerini ve antioksidan içeren; kansere karşı koruyucu ve kolestrol düşürmeye yardımcı olan avakado yedirmeye çalışıyorum faydalarından dolayı, ama tadını bir türlü sevemedi. Ben avakadoyu çok seviyorum özellikle süt intolaransı çıktığından beri kahvaltıda ceviz ve zeytinyağıyla karıştırarak peynir yerine avakadoyu severek tüketiyorum.
Geçenlerde İngilizce bir dergide çok güzel bir tarif buldum, biraz üzerinde oynadım ve sonuç harika. Hem Delfina içinde bol bol avakado olmasına rağmen bayıla bayıla yedi hem de yeni, şekersiz ve de başarılı bir tatlı tarifi bulmak beni mutlu etti. Bu tatlı benim Türkiye'de bir türlü bulamadığım ama İngiltere'deyken en sevdiğim tatlı olan çikolatalı mousse'a oldukça benziyor. Hem çikolatalı mousse hem de şekersiz pasta kreması olarak (özellikle doğum günlerinde) kullanılabilir.
Malzemeler: 
  • 2 avakado (soyulmuş ve çekirdeği çıkartılmış)
  • 1 olgun muz
  • 1 çorba kaşığı kakao (benim gibi kakoyu çok sevenler 2 kaşık koyabilir)
  • 1 çorba kaşığı süt kreması (sütü çiğ olarak alıp evde kaynatıyorum. Sütün üstündeki kaymaktan alıp koyuyorum)
  • Dilerseniz tarçın, vanilya da ekleyebilirsiniz.
Hepsini mikserden geçip, buzdolabında 4 saat bekletiyorsunuz. Servis yapılacağı zaman karışımdan bir kaseye koyup üstüne her kase için bir tatlı kaşığı bal (biliyorsunuz bala metal değmemeli, o yüzden tahta kaşıkla) koyup karıştırıp, şekil veriyorsunuz. Ya da pasta kreması olarak kekin üstüne sürebilirsiniz.

Biliyorsunuz Delfina ve ben çekirdekleri parklara, bahçelere, saksılara ekiyoruz, çöpe atmak yerine. Avakado çekirdeklerini de dikmek isterseniz iki çekirdek yanyana koyarak dikmek gerekirmiş, aklınızda olsun.
Afiyetle...

Sugar-free Chocolate Mousse Recipe

Avocado is a very nutritious and it is a delicious source of food. Here is a quick recipe for a healthy, sugar-free and delicious chocolate mousse:

  • 2 avocados (peeled and pitted)
  • 1 ripe banana
  • 1 tablespoon of cacao
  • 1 tablespoon of clotted cream
  • Vanilla or cinnamon (optional)

Beat them all and chill them in the refrigerator for four hours. When you serve it, add one wooden dessertspoonful of honey to each bowl and stir them again. Serve immediately. Enjoy!


Gerisi burda...

Monday, 27 October 2014

Çocuk, Yaşam alanları, ve Mimari Üzerine

İstanbul bu; taşı toprağı altın derlermiş eskiden, şimdilerdeyse taşı toprağı beton. En küçük yeşil alanı, çevresinde yaşayanların sürekli olarak betonlaşmaya karşı koruması gerekmekte. Neden mi? Çünkü yaşamak için gerekli olan oksijeni beton üretmiyor bize. Çocuğumun fiziksel ve zihinsel gelişimi için bir avuç toprak ve yeşilden fazlasına ihtiyaç var. Bir de benim kalbim acıyor her bir ağaca balta vurulduğunda. Bir ağaç düşünün birçok 'can'a ev sahipliği yapıyor ki kendisi bir 'can' başta. Nasıl kıyılıyor canlara... Yere atılmış kesilmiş ağaç parçaları gördüğümde mahvoluyorum çünkü ben karşımda kesilmiş ağaç parçaları değil; canı kesilmiş cesetler görüyorum, pek çok kişiden farklı olarak. Hani altın yumurtlayan tavuğun hikayesini bilirsiniz. Her yer olsun altın yani para getiren beton; yiyecek yemek, soluyacak hava bulamadıktan sonra neye yarar o kadar para? Türkiye'nin bilmem neresine dikilen ağaç değil; yanıbaşımdaki ağaç bana oksijen sağlayan, yaşadığım yerde sel oluşumunu engelleyen.

İstanbul'da yaşamak beni son zamanlarda çok yormaya başladı. Biliyorum nereye gidersek gidelim sorunlar arkamızdan gelecek. Çünkü benim sorun olarak nitelendirdiğim birçok konu aslında çevre sorunları. Doğaya 'emanet' gözüyle bakarım, hep korunması ve sevilmesi gerek. Bilirim ki doğa, yani yaşam, insanoğlundan güçlüdür. İnsanoğlu ne kadar bozmayı, yıkmayı severse; doğa da o kadar yaratır tüm gücüyle. Bizim evin yanındaki apartman bir yıl önce yıkıldı, sonra birkaç ay boyunca boş kaldı arazi. Apartmanı yıkarken kestikleri ağacın orası bir baktım, beton yığınlarının arasından tekrar farklı bir bitki formunda çıkmaya başlamış. O kadar mutlu olmuştum ki... Sonra tabi inşaat kaldığı yerden yine başladı ve yerin iki kat aşağısına kadar toprak kazındı, iki kat yeraltına beton yaptılar; yağmur yağdığında suyu yüzey altına taşıyamayan, bir ağaca ev sahipliği yapmaya muktedir olmayan beton. Bizim oturduğumuz ev, yan taraftan farklı mı? Değil... İnsanlar dar alanda kısa paslaşmalar yapabilmek için beton üstüne beton yapıyorlar istiflenerek yaşayabilmek için.
15 yaşımda ilk kez İngiltere'ye gittiğimde ilk ilgimi çeken yolların benim yaşadığım şehre nazaran ne kadar boş olduğuydu; sanki ölü şehirdi Londra'nın ara sokakları. Nerde İzmir İnönü Caddesi'nin yoğunluğu nerde Londra sokaklarının sakinliği, yalınlığı. Sonra anlamıştım ki sorun kültürde değil; yapılaşmadaydı. İngiltere'nin büyük şehirlerinde herkes iki katlı (bizim hani köşk ya da konak diye tabir ettiğimiz, sadece zenginlere ait iki katlılar) evlerde yaşıyorlar; bizse üstüste, yanyana dizilmiş kibrit kutularını andıran evlerde. İzmir eskiden ne güzel evlerden ibaretmiş; hakeza Türkiye'nin birçok yeri. Ama sonra müteahhitçilik başlamış; geliri yüksek olmayanlar ya da daha çok gelir isteyenler iki katlı evlerinden vazgeçip istiflenmiş yapılarda yaşamak istemiş, gitgide avlular, cumbalı evler, konaklar, evin ihtiyacını karşılayan meyve ağaçları yok olmuş, her yere medeniyet (!) yani beton katlar, yollar gelmiş. Çocuklar apartman dairesinden dışarı çıkamaz, sokakta oyun oynayamaz, mahalleliyle iletişime geçemez olmuşlar.
Geçen hafta Delfina'mla birlikte Kitap Okuyan Çocuklar'ı temsilen 'Çocuk, Kent, ve Yerel Yönetimler Sempozyumu''ndaydık. Sempozyumdaki birkaç sunumu Delfina yanımdaki koltukta resim yaparken, yapışkanlarını (sticker) yapıştırırken az da olsa dinleme fırsatım oldu. Dinleyebildiğim sunumlardan Tezcan Karakuş Candan'ın Mimarı ve Çocuk üzerine yaptığı konuşmada vurgulanan ana konu yapılaşan şehirlerde çocukların güvenlik sorunuydu. Evet, ne çocuklar ne de aileleri yaşadıkları şehirde güvenli hissetmiyorlar kendilerini. Ben ilkokuldayken halama, bakkala, mandıraya, parka, sinemaya, şehir merkezine kendi başıma gidebiliyordum. Ama Delfina ilkokula başladığında bile tek başına Kadıköy çarşıya (ki otobüse binmesine bile gerek yok) yollayabilir miyim bilmiyorum. Kendimi yaşadığım şehirde güvensiz hissediyorum. Çocuklar da eminim kendilerini çok güvende hissedemiyorlardır. Hoş, geçenlerde akedemik bir ortamda bahsedilmişti; bir çocuk hangi ortamda doğarsa o ortam o çocuk için doğal sayılırmış. Geçenlerde düşünüyordum ben üniversite son sınıftayken Irak Savaşı başladı, aradan nerdeyse 11 yıl geçti. 10 yıl önce Irak'ta doğmuş bir çocuğun 'normal'i ya da gündelik hayatı 'savaş'. Bizim çocukların gündelik hayatı Irak'taki çocuklardan daha şanslı olsa da yine de güvende değiller. Ben yine bu şehirde bebek arabasını kaldırıma çıkarmaya çalışırken, ayak topuğum bir araba tarafından ezilip geçildi. Gazetelerin üçüncü sayfaları takip edilirse parklardan hatta okullarından kaçırılan çocuk hikayelerini bulmak zor değil. Şehrin birçok yerinde insani şartlarda yaşamayan mülteci çocuklar var, ve bizi konuyla maalesef tek ilgilendiren mültecilerin hangi hastalıkları beraberlerinde getirdikleri ve bizim çocuklara hangi asıların yapılması gerektiği. Şehirde ve şehir hayatında dengesiz ve çarpık yapılaşmanın getirdiği birçok sorun var. Ben ne zaman bir konuda 'sorun' görsem; sorunu oluşturan yapının insan doğasına uymadığından kaynaklandığını da beraberinde düşünürüm. Evet ister birey hayatına ister aile ve toplum hayatına dair bir çok sorun yaşıyoruz büyük şehirlerde çünkü bize sunulan ve bizim içinde yaşadığımız ortam insan doğasına uygun değil.


Delfina arkadaşlarıyla ormanda oynarken

Peki konuyla ilgili ne yapmalı? Sorun o kadar büyük ki neresinden tutsan elinde kalıyor ve çözüm süreci, sorunun büyüklüğüyle orantılı olarak, büyük güçler gerektiriyor. Benim birey ve bir anne olarak tek yapabildiğim çevremdeki yeşil alanlara sahip çıkmaya çalışmak. Validebağ korusu, evime en yakın, kızıma doğayla bağ kurdurtabildiğim bir yer. O yüzden Validebağ Korusu'nun betonlaşmaması benim için önemli. İşte tüm bu nedenlerden dolayı ailelerin ve bireylerin; yerel belediyelerin, ve de devletin duyarlı davranmasını bekliyorum.  Bize nefes alacağımız alanlar gerekli, daha fazla düğün salonu, apartmanlar, AVMler değil. Biber gazı yemeden, üzerimize vinç yürütülmeden, çözüm odaklı, medeni görüşmelerin olmasını umut ediyorum bu ülkede. Amaç particilik, partizanlık vs değil. Amaç yaşanabilir yaşam alanlarını elimizde tutmak. Umarım konuyla ilgili herkes duyarlı davranıp, birlikte sonuç odaklı çalışabilir, İnsan hayatı o kadar kısa ve Sultan Süleyman'a bile kaymamış ki dünya; biz ne yaparsak yapalım doğa tekrar doğar, kendini tekrar yeniler. İnsansa yarattığı kaos ve nefes alınamayan ortamda hızlıca hastalıklara yakalanır, kalitesi düşük bir hayat yaşar. Olacağı bu olur. İngilizce de bir ifade vardır ve ben ne zaman hoşlanmadığım bir yapılaşma görsem, kendimi rahatlatmak için şöyle derim: 'nature reclaims'. Yani doğa hakkı olanı tekrar alır, içine çeker, kaplar, tekrar doğar. Bununla ilgili örneklere bakmak isterseniz, bağlantıyı tıklayın


Gerisi burda...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...